Sayfalar

24 Mayıs 2023 Çarşamba

ÜLKÜCÜLÜK VE TÜRKÇÜLÜK

 



Gecenin son kaleminden 


Asena Sajgin Facebook Sayfasından alıntıdır...

(Ülkücülük ve Türkçülüğü karıştıranlar için)


Literatürde ikisi de milliyetçiliğe dahil fraksiyonlardır. Fakat ülkücülük milliyetçilikten çok, ümmetçiliğe girer. 


Bugün bir ülkücünün savunduğu ideoloji ; Türk-İslam sentezi denen olaydır. Yani bir Türk, müslüman olmadıktan sonra bir hiçtir, ülkücülere göre. 


İlk şart; müslüman olmaktır. Bu konuyu en iyi özetleyen sloganları şudur : 


"Türklük beden, islamiyet ruhumuzdur. Ruhsuz beden; ceset olur."


Buna göre bir sürü Türk, onlara göre değersizdir. Aradaki en bariz fark işte bu din konusudur. 


Türkçü, dini seçici kıstas almaz. Bir Türk, genetik olarak Türk olduktan sonra, neye inanırsa inansın Türk"tür ve diğer ulusların bireylerinden değerlidir. 


Türkçülük, İslamiyeti referans almaz. Yani tüm insanların eşit yaratıldığı anlayışı Türkçülükte yoktur. Türkçü; ırkçıdır. Yaratıcı kuvvet doğayı bir çarpışma düzeni içerisinde yaratmış, yaratılanlar çarpışarak bugüne erişmişlerdir. Güçlü olanlar, daima hükmetmiştir. Bunun neden bu şekilde oluşu hakkındaki konular yüksek felsefeye gireceğinden bizi Türkçü-Ülkücü ayrımını anlamada aydınlatmayacaktır.


Bir diğer fark ise liderliktir. Ülkücüler, lider olarak Alparslan Türkeş "i benimserler ve ona "Başbuğ" sıfatı takarlar. Türkçülerin Başbuğ olarak tanıdığı kişi ise, Mustafa Kemal ATATÜRK "tür. Çünkü Türkeş, 1944 davasında Nihal ATSIZ "ı satmış ve davasından dönmüştür. 


Bu hiçbir milliyetçiye yakışmayan bir davranıştır. Ayrıca Türkeş, Başbuğ sıfatını hak edecek bir savaş da vermemiştir. O yüzden Türkeş"in, Türkçülerin gözünde pek değeri yoktur. 


1960"ların sonuna doğru Türkiye"de Türkçü-Ülkücü ayrımı tamamen belli olmuştur. Ülkücüler, Türkçü Ali Balseven "i katletmişlerdir. Türkeş, Bozkurt sembolüne karşı tavır almıştır. "Kaldırın şunu, biz putlara değil, Allaha taparız" demiştir. Üç hilal getirilmiştir. Ülkücüler genelde sünnilerden oluşur, Alevileri sevmezler. Ali Balseven de bir Alevi idi. 


MHP kongresinde Nihal ATSIZ ,olayı özetlemiştir :


"Allah, Tanrı"yı kovdu."


İşte Türkçüler, davalarında daima sadık kaldılar ve bugün hala kendilerini "ülkücü" olarak nitelendirmezler.


Tabii ki herkesin bir ülküsü; ideali vardır. Burada kullanılan ülkücü sözcüğü, siyasi anlamındadır. Türk-İslam sentizini savunan kişiyi temsil eder.

Kısaca özetlemek gerekirse;


-Türkçü Göktengrici dir, ülkücü Müslüman ( ümmetcidir )


-Türkçülerin yüzde yüzü Türk "tür, ülkücülerin çoğu melez.


-Türkçüyü ülkücüden ayıran Türk-İslamcı olmamasıdır.Ülkücü, İslamı Türk "ün karakteristik özelliği olarak görür.Türkçü ise din gözetmeden bütün Türklerin menfaatini savunur.Ülkücü Müslüman olmak kaydı ile bütün Türk büyüklerini ülkücü sayar, Türkçü, kültür milliyetçisidir.


-Ülkücülükte ilk değer İslam, ikinci değer Türklüktür.Türkçülükte ilk değer Türklük, ikinci değer Türklüktür.


-Ülkücülük muhafazakardır, Türkçülük laiktir.


-Türkçü vatanı için çalışır, ülkücü ise İslam için.


-Ülkücülükte hedef " Nizam-ı Alem " , Türkçülükte " Turan " dır.


-Türkçülük Göktürk "ü örnek alır, ülkücüler ise devşirme Osmanlı "yı.


-Ülkücülük salt tarihleri ile övünürler, Türkçülük ise bunun yanı sıra ülkenin yarınları için de uğraşırlar. 


-Ülkücülük Alparslan Türkeş, Türkçülük ise Hüseyin Nihal Atsız çizgisinde ilerlemiştir.


-Ülkücülük iktisadi olarak sağdadır, Türkçülük ise soldadır.


-Ülkücülük genel yapısı itibarı ile ırkçı değildir, Türkçülük genel yapısı itibarı ile kandaştır.


-Ülkücülük aksiyona ve reaksyona dayanır, Türkçülük fikre dayanır.


-Türkçü Türkten başka dostu olmadığını bilir, ülkücü için müslüman olmak kaydı ile herkes kardeştir.


-Ülkücülük Ahmet Arvasi "den sonra, Türkçülük ise Nihal Atsız "dan sonra ideolog yetiştirememiştir.


-Ülkücülük teorisyen eksikliğine rağmen kitle hareketi haline gelebildiği için varlığını sürdürebilmekte; ancak bu eksiklik hareketin kalabalıklaştıkça yozlaşmasına yol açmaktadır.Türkçülük kitle hareketi hâline gelemediği için varlığını devam ettirmekte zorlanmaktadır.


-Ülkücünün rengi yeşil, Türkçünün ise mavidir.


TANRI TÜRK IRKINI KORUSUN VE YÜCELTSİN

21 Mayıs 2023 Pazar

TUNCELİ’YE DERSİM DİYENLER OKUSUN...

 


Televizyon programımdaki 4 konuktan ikisi ,Sırrı Sakık ile Murat Bozlak’tı.

Diğer ikisi ise Kamer Genç ile Mehmet Gül'dü.

Programın ortasında Sırrı Sakık, Kamer Genç’e hücum eder:

-”Siz Atatürk’ü savunarak soykırıma uğrayan Dersimli Kürtlere ihanet ediyorsunuz.”

Kamer Genç anında şu karşılığı verir:

-”O kullandığınız cümlede bir kaç tane büyük yalan var.”

Sırrı Sakık: Ne imiş o?

Kamer Genç: “Birincisi Dersim bir ilin değil bölgenin adıdır ve benim ilim Cumhuriyetle beraber Tunceli olmuştur.”

Kamer Bey devam eder:

“İkinci husus Dersim’de olanlar soykırım değil yeni kurulan bir devletin başkaldıranlara karşı önlem almasıdır. Bir başka yanlışınız ise Tunceli asla Kürt değildir. Biz Hazar kökenliyiz. Dilimiz de sizden farklı yani ne kırmançi ne de zazaca konuşuyoruz.”

Sırrı Sakık: Seyid Rıza’ya ne diyeceksin?

Kamer Genç: “İngilizlerin oyununa gelmiştir. Tuncelililerin o dönem önderi, Atatürk’ün yoldaşı olan Diyap Ağadır... O yıllarda Şeyh Said ve Seyid Rıza’yı kullananlar şimdi PKK’yı kullanıyor.”

İşte Kamer Genç’i bu milli duruşu için seviyor ve saygı duyuyoruz.

Kamer Bey’in şu sözü de alkışlanacak güzelliktedir:

-”Ben Atatürk ve Cumhuriyet sayesinde okuyup milletvekili oldum. Cumhuriyet olmasa kuldum.”

Seni hiç unutmayacağız KAMER GENÇ...Işıklar içinde uyusun...

*Kamil Sarıoğlu paylaşımı...

13 Mayıs 2023 Cumartesi

KAYIP TÜRKLER

 



16.yy Osmanlı kayıtlarında TÜRKMEN olarak adı geçen, ancak, kendini “KÜRT” sanan bazı aşiretler: 


Barzani Aşireti 

Hörmekli Aşireti

Karaballı Aşireti

Pınarlı Aşireti

Kubatlı Aşireti

Deli budak oymağı Aşireti

Kara güne Aşireti

Şeyhbizin  Aşireti

Aygut oymağı Aşireti

Çemişgezeklü Aşireti

Kureyşan Aşireti

Beskan Aşireti

Milli aşireti Aşireti

Modanlı Aşireti

Burukan Aşireti

Şavak Aşireti

Abbasan Aşireti

Ağuçan Aşireti

Bekiran  Aşireti

Zerikan Aşireti

Karakeçili aşireti

Avşarlar Aşireti

Begdili Aşireti

Hınıslu Aşireti

Küresinliler Aşireti

Lekler Aşireti

Batıkan Aşireti

Herkiler Aşireti

Kılıçlı Aşireti

Mukriler Aşireti

Türkan Aşireti

İzol Aşireti

Şadıllı Aşireti

Çapanoğlu Aşireti

Ertuşiler Aşireti

Rişvanlar Aşireti

Brukan Aşireti

Babat (Goyan) Aşireti

Dersimli Aşireti

Karaçoban Aşireti

Tanas Aşireti

İzzeddinliler Aşireti...

....................

Osmanlı arşivlerinde Türkmen olarak kaydı bulunan Bir çok Türkmen aşiret  kendini kürt sanıyor. 

Acı ama, maalesef gerçek budur  Kürtlesen Türkmen Aşiretleri kitabını okumanızı salık veriyorum.


Tarihçi  Yusuf Halaçoğlu’na göre, “KÜRT AŞİRETLERİ”nin tamamı TÜRK soyludur...

2 Kasım 2021 Salı

Saz Kopuz'dan Türemiş Olamaz

 





Türkiye’de yaygın olan bir görüşe göre, saz kopuzdan türemiş bir çalgıdır ve bu nedenle kopuz sazın atası sayılır. Bu söylemler bir araştırmanın sonunda ortaya çıkan verilere dayanmaz. Bazı kaynaklar sazın kopuzdan türemediğini, Orta Asya’da kopuz ve sazın çok uzun süre aynı zamanda ve yan yana varolduğunu gösteriyor. Örneğin; Moğolistan’da 2008 yılında N.Dandar adlı bir çoban bir mağarada 1500 yıllık, yani beşinci yüzyıldan kalan bir saz bulmuştur. Moğollar bunun “devekopuzu” dedikleri bir Moğol çalgısı olduğunu sanmışlarsada Gumilev Avrasya Üniversitesi Türkoloji ve Altayoloji Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Karjavbay Sartkojauli bu çalgının sapındaki “Hoş bir ezginin sesleri insanı mest eder” runik Türk yazılarını görünce bunun Moğolların değil, Türk halklarının sazı olduğunu anlamıştır. Bulunan çalgının karnında bir geyik resmi vardır ve sapının ucu da bir geyiğin başını andırmaktadır. 


Mağara duvarlarında, Orta Asya ve Sibirya’daki Türk halklarının şaman davullarında da geyik resimleri görülür (Erdener 2006: 313-328). 1500 yıllık saz, kopuz gibi zaman zaman belki de şaman ayinlerinde de kullanılıyordu. Nitekim, Abdülkadir İnan Tarihte ve Bugün Şamanizm adlı kitabında bazı Türk kavimlerinin tüngür [şaman davulu] yerine saz ya da kopuz kullanıldığını yazıyor. Onbirinci yüzyıl başlarında yaşayan İranlı tarihçi Mahmud Gardizi de Yenisey'deki Kırgızların şaman ayinlerinde davul yerine saz kullandıklarını belirtiyor (İnan 1972: 93). Görülüyor ki saz ve kopuz aynı coğrafyada ve aynı yıllarda benzer ortamlarda kullanılmaktaydı.


Günümüzde Anadolu’da yaygın olan sazın Orta Asya’da birçok türleri vardır. Buna örnek olarak Özbek ve Türkmenlerin öteden beri kullandıkları ‘dutar’; Kırgızlar’ın ‘komuz’; Kazak, Karakalpak, Nogay ve Türkistan halklarının çaldıkları ‘dombıra’ sayılabilir. Türkler Anadolu’ya gelirken kuşkusuz ki hem kopuz, hem de saz benzeri çalgılardan bazılarını beraberlerinde getirmişlerdir. Fakat Türklerin gelişinden yaklaşık 1000 yıl önce iki telli, tezene ile çalınan, orta uzunluktaki kolu üzerinde perdeleri olan, sapından püskülüne kadar bugünkü saza çok benzeyen bir çalgının Mezopotamya ve Anadolu’da yaygın olduğu biliniyor. Millattan 1300-1400 yıl önce Alaca Höyük’te taş kabartmalar üzerinde bu çalgıyı çalan kişinin sazı kemerine taktığı görülür (Layard 1984: 516).


Yabancı kaynaklarda “lute” diye sözü edilen bu çalgının büyük bir olasılıkla ilk kez Mezopotamya’daki tapınaklarda kullanıldığı daha sonra etrafa yayıldığı ve müzisyenler tarafından kralları ve insanları eğlendirmek için çalındığı öne sürülüyor (Layard 1984). Friedrich Ellermeier ve Wilhelm Stauder de bu çalgının milattan 2000 yıl önce ilk kez Mezopotamya’da görüldüğünü belirtiyor. Ellermeier ise saza çok benzeyen çalgının göçebe Sami’ler tarafından geliştirildiğini ve kolayca taşınabildiği için bir açık hava çalgısı olduğunu ileri sürüyor (Turnbull 1972: 58-66).


Taş kabartmalar üzerindeki saza benzeyen çalgılar aşağıdaki müzelerde ve Louvre müzesi kataloğunda görülebilir: 1- Louvre müzesinde Larsa’da bulunan taş kabartmada iki kişi yuvarlak bir davul ve saz tutmakta; 2- Bağdat’taki müzede Mari’den iki figür üç telli saz çalmakta; 3- Philadelpia’da Nippur’dan alınan taş kabartmada bir çoban saz çalmakta; 4- yine Nippur’da bulunan başka bir taş kabartmada bir figür sağ eliyle saz tutmakta, sol elinde ise kısa bir çubuk görülmektede; 5- Berlin’deki Önasya Müzesinde bir kabartmada iki kişiden biri saz diğeri ise dağda yaşayan insanların kullandığı bir lir çalmakta; 6- Paris’te Louvre Müzesindeki bir katalogda (Catalogue des cylindres orientaux du Musee du Louvre) bir saz ve bir de dağ insanlarının çaldığı lir görülmektedir (Turnbull: 61-62). Özetle, saz benzeri bu çalgının Türkler Anadolu’ya gelmeden çok önce Mezopotamya ve Ön Asya’da uzun bir süreden beri bilinmekte ve çalınmakta olduğunu söyleyebiliriz (Yıldırım ve Sipahi 2006: 106).


Mahmut Ragıp Kösemihal İstanbul Sultanahmet’te yapılan kazıda bulunan Bizansa ait çini resimlerinden birinde sakallı bir insanın kopuza benzer bir çalgı çaldığını görmüş ve kopuzun İstanbul’un fethinden önce Bizans’a geldiğini ileri sürmüştür (1939: 264) Oysa ki milattan 2000 yıl önce saz görünümündeki bu çalgıların bazılarının göğüs kapağı kopuz gibi deri ile kaplanırdı (Turnbull: 62). Bu nedenle Sultanahmet’teki çini üzerindeki çalgının kopuz olması düşük bir olasılıktır.


Türkler’in kopuzu çeşitli ortamlarda çaldığı biliniyor ama nedense kaynaklar Anadolu’nun geri kalmış kırsal kesimlerinde yaşayan ozanların kopuz çaldıklarından hiç söz etmiyor. Eğer bu ozanlar kopuz çalsalardı kentlere göçerken beraberlerinde kopuzu da götürmüş olmaları gerekirdi. Onüç ve ondördüncü yüzyıllarda tekkelerde yatıp kalkan bu yeni tip kent ozanları mistisizmden, tasavvufi fikirlerden büyük ölçüde etkilenirler ve tarikat şairlerinin Tanrı’ya olan aşkından esinlenerek kendilerine “aşık” derler. Kalem şairleri ve Anadolu’da yaşayan eski meslekdaşlarından (ozan) uzak durmaya çalışan bu aşıklar deyişlerini kopuzla değil, sazla çalıp söyledikleri için onlara “Saz Şairleri” adı verilmiştir. (Köprülü 1962: 28-38)


Sazın kopuzdan türemediğini, kopuzla aynı ortamlarda kullanıldığını aşağıdaki örneklerden de anlıyoruz. Alevi-Bektaşi edebiyatının kurucusu sayılan ve Ondördüncü yüzyılın ikinci yarısı ile Onbeşinci yüzyılın ilk yarısında yaşadığı sanılan Kaygusuz Abdal’dan sazın iki telli bir çalgı olduğunu öğreniyoruz:


Otuz kopuz, kırk çeşte, elli ıklığı rebab


              Hub çalınsın odada iki telli saz ile.


Kaygusuz Abdal, bir başka deyişinde de “tanbura” çaldığını söyler:


             Ben çalarım tanbura


             Giyinirim tenure.


            (Özdemir 1993:16)


“Tanbura” günümüzdeki tanbur’a benzeyen bir çalgıdır ve Hindistan’dan Balkan’lara kadar olan geniş bir coğrafi alanda çeşitli adlarla anılır. Tanbura perdeli ya da perdesiz olabilir, saza çok benzer ve tezene ile çalınır. Kaygusuz Abdal’dan yaklaşık bir asır sonra yaşayan ve Alevilerin yedi büyük şairlerinden Pir Sultan Abdal da deyişlerinden birinde tanburası ile konuşur:


             Gel benim sarı tanburam


             Sen ne için inilersin?


(Gölpınarlı 1969: 63)


Yukarıda sözü edilen ve ondört ve onbeşinci yüzyıllarda yaşayan Alevi-Bektaşi edebiyatının önemli temsilcileri kopuzdan değil, saz ailesinden olan ve saza çok benzeyen tanburdan söz etmektedirler. Belli ki kopuz giderek ortadan yok olmaya başlamıştır çünkü Türk insanı duygu ve coşkunluklarını “tanbur”, “şeştar”, “saz” ve “tanbur” gibi çalgılarla daha iyi ifade edebileceğini anlamıştır. Müzik tarihinde çöğür, çığırtma, miskal, ıklığ, ladres gibi daha birçok çalgı kopuz gibi ortadan kaybolmuşlardır. Kopuzun ortadan yok olmaya başladığını Onaltıncı yüzyılda yaşamış kimi şairlerin dizelerinde de görmek mümkündür. Örneğin; Ziyai, kopuzun meclisten götürülmesini ister:


         Eşk mey nalelarüm bezm-i gama saz yeter


         Mest-i cam-ı ezelem Zühre götürsün kopuzu.


Mesihi kopuzun yerini tanbura, Nev’i ise şeştara bıraktığını söyler:


Bozılup sohbeti götürdi ayağı saki


Üzilüp gerdem götürdi kopuzı tanbur. (Mesihi)


 


Götürüp mihr-i felek bezm-i cihandan kopuzı


Başladı çalmağa şeşta yine halk-ı alem. (Nev-i)


(Keskin 2008: 85-87)


Saz ve kopuz görünüşte, çalınışta, çıkardıkları seste ve gerekse yapılışlarında birbirine çok benzemeyen iki ayrı çalgıdır. Biri kabak kemane (rebab) ya da viyolonsel gibi dikine tutulur ve yayla çalınır, göğüs kapağı deri ile kaplanır. Diğeri ise yatay olarak ve tezene ile ya da parmakla çalınır. Moğolistan’da 5.ci yüzyıldan kalan saz ve Orta Asya’da Türk halkları tarafından kullanılan dutar, komuz, ve dombira gibi çalgılar da sazın kopuzla yanyana varolduğunu açıkça göstermektedir. Türkler Anadolu’ya gelmeden bin yıl önce yaygın olan saza çok benzer çalgılar da kopuzdan türememiştir. Türk halkının coşkusunu, göz yaşını ve tüm duygularını daha iyi ifade eden saz ve diğer çalgılar giderek kopuzun yerini almışlardır.


YILDIRAY ERDENER

Etnomüzikoloji ve Halk Bilimi


 


Kaynakça:


Erdener, Yıldıray. “Sibirya’daki Türk Halkları Arasında Şaman Davulunun Simgesel Anlamı,” Türkiye’de Müzik Kültürü, Editörler: Oğuz Elbaş, Dr. M. Kalpaklı, O. Murat Öztürk, F. Tansuğ. İstanbul: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.


Gölpınarlı, Abdülbaki. Pir Sultan Abdal. İstanbul: Varlık Yayınevi.


İnan, Abdülkadir. Şamanizm. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.


Keskin, K. Neslihan. “Dede Korkud’un Kopuzundan Osmanlı şiirindeki Aşkın Kopuzuna” Turkish Studies, International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic. Vol.3/1 Winter.


Köprülü, Fuat. Türk şaz Şairleri, Ankara: Güven Basımevi.


Kösemihal, Ragıp. “Kopuza Dair” Oluş, Ankara, Nisan 1939, Cilt I sayı 17.


Layard, L “Laute” Music and Civiization: Essays in Honor of Paul Henry Lang. New York: Norton, c 1984.


Özdemir, Ahmet. Cönklerden Günümüze Halk Şairlerimiz, İstanbul: Veli Yayınları.


Turnbull, Harvey “The Origin of the Long-necked Lute” The Galvin Society Journal, Oxford, England.


Yıldırım Tayfun ve Tunç Sipahi. “Kabartma Vazolarında Müzik Tasvirleri” Türkiye’de Müzik Kültürü. Editörler: O.Elbaş, M. Kalpaklı, O.M. Öztürk, İstanbul: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 2006, sayfa 106.

14 Ağustos 2021 Cumartesi

İNSANIN ETNİK KÖKENİ

İNSANIN ETNİK KÖKENİ: Türklerin etnik kökenleri incelenirken "ırk" değil; Türk kültürü, Türk ahlakı ve Türklük hissi en önemli faktörler olarak ele alınmalıdır.İNSANIN ETNİK KÖKENİ | IRK MI, ORTAK DEĞERLER Mİ?
www.kenanyelken.com
(Alıntıdır. Çok Tşk.Ederim)

Merhabalar,
Yazılarımı başından itibaren takip eden okuyucularımdan bazıları şunu soruyor; Göbekli Tepe ile başladın konuyu nerelere getirdin?
Doğrusu konuyu ben getirmiyorum, kendi kendine başka mecralar gidiyor. Ve ayrıca tarih ışığında yazdığım yazılarda yer alan bilgiler de Göbekli Tepe’yi besliyor. Sadece hepsini aynı platformda bir araya getirmek gerekiyor.
Çünkü mitoloji, tarih, destanlar, arkeoloji, piktogramlar, çivi yazıları, mezar buluntuları.. hep birbirini besleyen ve tamamlayan olgular. Gerçeğe veya “kendi doğrumuz”a ulaşabilmek için hepsini incelemek gerekiyor.
Gelelim bugünkü konumuza..
Türk Tarihini, bu tarihin herhangi bir bölümünü ya da Türk kültürünü incelemek için yola çıkarsanız, karşınıza çıkan ilk soru şu olacaktır; Türklük bir ırk mıdır, soy mudur?
Konuya size bir soru sorarak başlamak istiyorum.
Ben diyorum ki, şu anda dünya üzerinde yaşayan yaklaşık 8 milyar insan aynı ırka mensuptur.
SORU : Siz bu düşünceme katılıyor musunuz? (şimdi bu soru üzerinde 30 saniye düşünün ve okumaya öyle devam edin lütfen)
Tahmin ediyorum ki, birçoğunuz bu soruya “Tabii ki katılmıyorum.. bir çok ülke, halk, dil, kültür, inanç, millet, benlik, gelenek, adet, görenek vb. var. Hepsi aynı ırktan gelmiş olamaz” dediniz.
Peki o zaman ikinci soru; Adem ile Havva’dan türediğimize inanıyor musunuz?
Eminim (biraz da dinsel öğretiler dolayısı ile) bir çoğunuz buna “evet” yanıtı verdiniz.
Peki o zaman soru üç; birinci ve ikinci soru arasında fark var mı?
BİR MİLLETİ BİR ARADA TUTAN OLGU NEDİR?
¤ Irk, genellikle kendine özgü kalıtımsal özellikleri olan, biyolojik olarak diğerlerinden ayrılan grup olarak düşünülebilir.
¤ Soy ise kan bağı ile birbirine bağlı olan veya aynı kan bağından gelen insanları ifade etmek için kullanılır.
¤ Bilim adamlarına göre; her ne kadar iki kavram birbirinin aynısı gibi görünse de, ırk daha geniş anlam ifade eden ve “soy”u da içine alan bir tanımlamadır.
¤ Fakat günümüzde tam olarak saf bir ırk bulmak imkansız gibidir. Belirli alanlarda benzer fiziksel özellikler taşıyan halklardan bahsedebiliriz ve bunu da “ırk” olarak tanımlayabiliriz.
¤ Bu nedenle son yıllarda toplumların etnik kökenleri ile ilgili araştırmalar “ırk” ve “soydaşlık” kavramları üzerine yoğunlaşmıştır.
¤ Günümüzde milletleri bir arada tutan olgunun ırktan ziyade “ortak kültür” olarak algılanmaya başlanması, “biyolojik anlamdaki ırk” kavramının sorgulanmasına neden olmuştur.
¤ Ancak son 20 yıldır genetik bilimindeki inanılmaz gelişmeler, olaya bambaşka bir boyut getirmiştir. Artık insan genomunun daha yakından incelenmesi ile bilim adamlarının birçoğu, biyolojik açıdan insanlar arasında ırksal farklılıklar olmadığına inanmaktadırlar.
* Orhan ATALAY “Doğu-Batı Kaynaklarında Birlikte Yaşama” isimli eserinde şöyle der; “Irk, tarihe geçmiş olaylarla şartlandırılmış algılarımızın ürünü olan sosyal bir kurgudur. Hiçbir biyolojik geçerliliği yoktur.”
* İnsan Genomu Projesi’ni yürüten Celera Genomica Şirketi’nin başkanı J.Craig VENETR ve National Institues of Health’de çalışan bilim adamları, insan genomunun tüm dizisinin taslağını bir araya getirdiklerini ve sadece tek bir insan ırkı olduğu sonucuna vardıklarını belirtmektedirler.
* Washington Üniversitesinden Biyoloji Profesörü Alan TEMPLETON ise, farklı halklardan insanların DNA’larını analiz ettiklerini ve “bu sonuçlara göre insanlığın birbirinden gerçekten farklı alt gruplara bölünmesi gibi bir şey söz konusu değildir” sonucuna ulaştıklarını dile ifade etmektedir.
* Genetikçi Luca SFORZA, Paolo MENETTI ve Alberto PIAZZA “İnsan Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası” adını verdikleri kitaplarında “boy ya da deri rengi gibi dış özelliklerden sorumlu genler hariç tutulursa, insan ırkları derilerinin altında olağanüstü benzerlerdir” demektedirler.
TÜRKLERİN TİPİ (DIŞ GÖRÜNÜŞÜ) :
¤ Tarih boyunca Türk ırkını tanımlamak için çok farklı tasvirler yapılmıştır. Çin, Yunan ve Latin kaynaklarında daha çok Moğol tipinde yani sarı renkli ve dolikisefal (mongoloid tipinde) tasvir edilmişlerdir.
¤ Bunun nedeni tarih boyunca Türklerin en çok Moğollarla yakın temasta olmasının etkisi olduğu açıktır. Ancak Türkler ile Moğollar arasında dil birliği olmadığı gibi, arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulara göre bir soy bağı da bulunmamaktadır.
¤ Ancak son 50 yılda yapılan araştırmalar Türklerin sarı değil beyaz ırka mensup olduklarını ve dolikisefal değil brekisefal olduklarını bilimsel olarak ortaya koymuştur. ¤ Dolayısı ile Türklerin en belirgin özellikleri beyaz ten, düz burun, yuvarlak çehre, hafif dalgalı saç ve orta gürlükte sakal-bıyıktır.
¤ Meydan Larousse’ta “Türk ırkı” şu şekilde tarif edilmektedir:
Kafatası biçimi bakımından “brekisefal” nitelik gösterirler. Yüz genellikle geniş ve düz görünümdedir. Kaş kemerini meydana getiren kemik düz olarak gelişmiştir. Göz çukuru nispeten dar ve küçük olmakla birlikte, mongoloid ırkta olduğu gibi göz kapağı gergin ve çekik değildir.
Türkler badem gözlüdür. Göz rengi çeşitlidir. Elmacık kemiği gelişmiş olmakla birlikte çıkık değildir. Kulaklar yatıktır. Sakal ve bıyık ne gür ne de seyrektir. Saç, sakal ve bıyık renkleri açık kumraldan siyaha kadar çeşitlilik gösterir.
GENETİK KALITIM MI ÖNEMLİDİR, KÜLTÜREL ORTAKLIK MI?
¤ Türkler tarih boyunca en fazla “etnik karışım”a uğrayan millet olmuşlardır, çünkü “etnik saflıklarını” kaybetme gibi bir kaygıları olmamıştır. Türkler için önemli olan töreleri, gelenekleri kültürleri ve ahlaki değerleridir.
¤ Dolayısı ile Türklerin etnik kökenleri incelenirken biyolojik bir incelemeden ziyade kültürel birlik ve benzerlik esas alınmalı, “Türk kültürü”, “Türk ahlakı” ve Türklük hissi” en önemli faktörler olarak değerlendirilmelidir.
¤ Çünkü Türklük, birkaç özellikle sınırlanan bir ırk tarifinden çok daha zengin bir kültürel birikimdir.
¤ Ömrünü Türklük üzerine araştırmalara vermiş, ancak esas mesleği İnşaat Mühendisliği olduğu için araştırma sonuçları Tarihçi ve Arkeologlar tarafından kabul görmeyen ve hatta yazdığı kitaplarını bastıracak yayınevi bile bulamayan rahmetli Kazım MİRŞAN’a göre Türk Tarihi MÖ 35.000’lere dayanır.
* Kızılderililerin ataları olan Ön Türklerin (MÖ 20.000-12.000 arasına tarihlenen son buzul çağının sona ermesinden ve eriyen buzul sularının Bering Boğazını yaratmadan önce yani halen kara iken) Amerika kıt’asına geçtiği kabul edildiğine göre, Kazım MİRŞAN’ın iddia ettiği tarih kabul edilebilir.
* Amerikan Kızılderililerinin hala Türk Şamanlığı’na ait uygulamaları sürdürmekte oldukları gerçeğinden hareket edecek olursak, bu tarihlemenin doğru olduğu görülür. Türklerle ilgili bağını rahatlıkla görebiliriz.
* Dildeki benzerlikle bu bağlantıyı daha da güçlendirir; iki dil arasında 400’den fazla ortak ve aynı anlama gelen kelime bulunmaktadır (bu da başka bir yazının konusu olabilir)
¤ İşte bu tarihten itibaren Ön Tükler adını verdiğimiz topluluklar ve müteakiben Türk devletleri tüm dünyaya yayılmış, farklı halk ve kültürlerle kaynaşmış; hem kültürleri, hem inançları, hem de medeniyetleri ile tüm dünyayı etkilemişlerdir.
¤ Ancak bugün ari bir ırktan söz etmek hemen hemen imkansızdır. Çünkü toplumlar ve halklar binlerce yıldır birbirine karışmıştır ve hala da karışmaktadır.
¤ Ancak arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular göre; Amerika, İspanya, İtalya, Çin, Orta Asya, Mısır, İran gibi hemen tüm devlet ve medeniyette Türklerin hem tarihi, hem kültürel, hem de kalıtımsal izleri vardır.

¤ Bunları yaratan Türk halkları ise;
* Küçük Asya’da (Anadolu’da) kurulmuş Türk Devletleri ve toplulukları; Pelasglar, Etrüskler (Turskalar), Aslar (Alanlar), Karlar (Kayralılar), Mysialılar (Misyalar), Likyalılar (Lukkalar), Galatlar (Keltler veya Kelatlar), Hattiler, Hurriler (Subarlar), Sümerler, Mittaniler, Urartular, Lidyalılar (Lidler), Gaşgalar (Kaskalar), Troyalılar, Frigyalılar, Amazonlar ve Pontuslular’dır.
* Ön Asya’da kurulanlar ise; Hiksoslar, Kaslar (Kassitler), İsinler (Esenler), Lulubiler, Gutiler, Elamlılar, Medler (Kayaniler) ve Partlar’dır.
¤ Bu Türk devlet ve toplulukları, haritalarda görüldüğü şekilde tüm dünyaya yayılmışlardır.
¤ Şu da bir gerçektir ki; Türkler yüksek medeniyete sahip devletler inşa ederken ve hayat sürdürürken, çağdaşları olan diğer toplumlar hala mağaralarda ve ağaç kovuklarında yaşamlarını sürdürmekteydi.
¤ Bugün dünya üzerindeki hemen tüm medeniyet, kültür ve inançlarda Türklerin izi vardır. Örneğin Kızılderililer ile Orta Asya halklarının DNA’larının benzerlik oranı % 99,2’dir.
¤ Başka bir önemli örnek olarak Etrüskler verilebilir. Tüm Batılı bilim adamları kabul etmektedir ki, Avrupa medeniyetini Etrüskler kurmuştur. Bundan kimsenin şüphesi yoktur. Asıl sorunsal Etrüsklerin kim olduğu ve nereden geldiğidir.
* Batılı bilim adamları Etrüskleri Yunanlılara bağlamaya ve bu noktadan hareketle Avrupa Medeniyetinin Yunan kökenli olduğunu iddia etmeye çalışırlar. Ancak bu, yazımın başlangıcında belirttiğim gibi çarpıtılmış bir gerçektir.
* Gerçek olan, tarihi ve arkeolojik bulgularla ve hatta DNA örnekleri ile kanıtlanmış bir gerçek vardır ki; o da Etrüsklerin bir Türk kolu olduğudur.
¤ Türklerin Amerika’daki izlerinden bir nebze bahsettim, Avrupa’ya da baktık. Hadi gelin bir de Asya’yı inceleyelim. Ve işte Sümerler.. onlardan bahsetmeden olmaz.
* Neyse, Sümerleri bu yazıya sıkıştırmak doğru olmaz.. bunu başka bir yanını konusu yapmak gerekir. Tabi öncesinde Etrüskler de var. Yani yaz yaz yaz… daha çok şey var yazılacak.
SONUÇ :
¤ İster evrim teorisine inanın, isterseniz Adem ile Havva’dan türediğimize… Genetik ile uğraşan bilim adamlarının da “bilimsel” olarak kanıtladıkları gibi, başlangıç noktası tektir. Ve belki de dünyada yaşayan tüm insanlar “Türk ırkı”ndandır.
¤ Türk tarihinin günümüzden on binlerce yıl öncesine kadar uzandığını, Avrupa medeniyetini Türklerin kurduğunu, Türk dilinin dünya dillerinin oluşumundaki rolünü, Türk kültürünün Batı kültürünü nasıl etkilediğini, dünya üzerinde çok geniş bir coğrafyada bugün 200 milyon civarında “Türk” nüfusun bulunduğunu, Oğuzları, Göktürkleri, Hunları, Sümerleri bir arada tutan değerleri bilmek ve buna sahip çıkmak ırkçılık değildir.
¤ İnsanın tarihini, kültürünü, dilini, etnik kökenlerini bilmesi “kimliğini” bilmesi demektir.
¤ Orta Asya’daki, Afrika’daki, Anadolu’daki, Avrupa’daki ve hatta Amerika’daki farklı kültürlerde, bu bölgelerde konuşulan dillerde ya da çıkarılan arkeolojik bulgularda Türk kimliği ile karşılaşmamak neredeyse imkansızdır.
¤ Ancak Türkiye’de yaşayan Türklerin (yıllardır bilinçli olarak sürdürülen niteliksiz eğitim politikaları nedeniyle) araştırmaya pek yatkın olmaması, Türk Tarih ile ilgili yazılı kaynakların başka devletler tarafından geliştirilmiş olması, bizleri ister istemez bu kaynaklara başvurmak zorunda bırakmaktadır.
¤ Bugünün Türkiye’sinde üniversite sınav sonuçlarına göre tarih ve arkeoloji, gençlerimiz tarafından en az tercih edilen “son şeçenek” olarak değerlendirilen bölümlerdir.
¤ Oysa ki araştırmaya meraklı, yüksek puan alan ve zeki gençlerimizi çeşitli teşviklerle bu alanlara yönlendirmeli, özgün araştırma ve yayınlarımız ile Türk ve Türklük Tarihi’ni yeniden yazmalı ve (gerçekleri bilen ancak inkar eden) dünyaya kabul ettirmeliyiz.
¤ ATATÜRK tarafından kurulan ve fakat bugün amacından sapmış olan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunu, gerçek kuruluş amaçlarına uygun olarak yapılandırmalı, çalıştırmalı ve üretken kılmalıyız.
¤ 
Türklük, ırkça nereden geldiğini bilmekten ziyade, kişinin kendisini nereye ait olduğu ile ilgilidir.
¤ Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ulaştığı benzer sonuç nedeni ile özetlediği gibi
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE !


20 Mayıs 2021 Perşembe

ATATÜRK'E BİR GÜN SORARLAR...

 



Paşam her zaman Türklük üstüne birşeyler söylüyorsunuz ancak Türk kimdir? Derler.

Ulu önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK bana bir kağıt kalem verin der ve yazmaya başlar.


TÜRK KİMDİR?


BU MEMLEKET DÜNYANIN BEKLEMEDİĞİ ASLA ÜMİT ETMEDİĞİ BİR MÜSTESNA MEVCUDİYETİN YÜKSEK TECELLİSİNE, YÜKSEK BİR SAHNE OLDU.

BU SAHNE EN AŞAĞI YEDİBİN SENELİK BİR TÜRK BEŞİĞİDİR.

BEŞİK TABİATIN RÜZGARLARIYLA SALLANDI.

BEŞİĞİN İÇİNDEKİ ÇOCUK TABİATIN YAĞMURLARIYLA YIKANDI.

O ÇOCUK TABİATIN ŞİMŞEKLERİNDEN, YILDIRIMLARINDAN, KASIRGALARINDAN KORKAR GİBİ OLDU SONRA ONLARA ALIŞTI.

ONLARI TABİATIN BABASI TANIDI, ONLARIN OĞLU OLDU.

BİRGÜN O TABİATIN ÇOCUĞU TABİAT OLDU, ŞİMŞEK, YILDIRIM, GÜNEŞ OLDU, 

TÜRK OLDU.

TÜRK BUDUR

YILDIRIMDIR, 

KASIRGADIR, 

DÜNYAYI AYDINLATAN GÜNEŞTİR.


NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !


Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK


"Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerin çocuklarına kendinden sonra yaşayacaklara, son sözü bu olmalıdır: 

"Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemişti, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz. Bu sözler bir ferdin değil, bir Türk Milleti duygusunun ifadesidir". 

Bunu, her Türk bir parola gibi kendinden sonrakilere mütemadiyen tekrar etmekle son nefesini verecektir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk Milleti'nin nefesinin sönmeyeceğini onun ebedi olduğunu göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur! (1935).'' 

GAZİ MAREŞAL MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

21 Nisan 2021 Çarşamba

İNKA, MAYA, AZTEK VE TÜRK ORTAK KÜLTÜRÜ

 



Asya’da uygarlık yaratan Türkler ile Amerika kıtasında yaşayan eski uygarlıklar Maya- Aztek- Olmek uygarlıkları arasında sembollerle başlayan benzerlik, bir sürü konuda şaşırtıcı noktalara ulaştı.


Asya’da Hitit Güneşi olarak bilinen semboldeki TENGRİ (yani evrenin her yerindeki tanrı) ile Maya ve Aztek tanrısı Quetzalcoatl ‘ın sembolü arasındaki benzerlik karşılaştırmaya değer. Hele bu tanrının adını “kutsal katlı” olarak okuduğumuzu düşünürsek anlamsal ve sembolik benzerlik iyice artar. (Kutsal katlı, Tengri ile aynı anlamdadır)


Maya ve Aztek tanrı isimlerinde Türkçe ile başka hoş benzerlikler de mevcuttur.


Chac: Yani “Çak” Mayaların yıldırım ve şimşek tanrısıdır. Çak şeklinde okunan bu sözcük halen bile dilimizde “Şimşek çaktı” şeklinde varlığını sürdürmektedir.


KinichAhau: Maya güneş tanrısıdır. Kinich veya Küniş, Türkçe “Güneş” kelimesi ile neredeyse birebir aynıdır. Eski Türk inancında “Künhan” Güneş-Han adı kutsal güneşe verilen isimlerden biridir. Ahau ile Han sözlerinin yakınlığı ise dikkat çekicidir.


Xiuhtecuhtli: ateş ve zaman tanrısıdır, çifte göreve sahiptir ve çifte kutlu olarak okunabilir.


Tezcatlipoca: Tez = hızlı, Katlı = Kat eden (hareket eden) ve B den P ye dönüşümle Bora sözü “poca” şeklini almış olabilir. Tezkatlıbora rüzgâr tanrısıdır.


Xochiquetzal: Güzellik ve çiçek tanrıçası idi. Burada “quetzal” sözünün kutsal olduğunu Xochi’nin çok olduğunu kabul edersek bu durumda “Çokkutsal” adı ortaya çıkmış olur.


Aşağıda sıralanan Kızılderili dilinde kullanılan kelimeler ile Türkçe arasındaki benzerlikler gerçekten dikkat çekici.


Yat-kı: yatılan ev

Tamazkal: Hamam, temiz kalmak

Yanunda: yanında

T- sün: uzun

Misssigi: Mısır

Tepek: tepe

Hu: selam

Türe: töre

Tete: dede

Atış-ka: ateş

Aş- köz: yemek

Yu: su

Yu-mak: yıkamak

Köç: göç

Tekun: tekin

Atağ: ata

Yaşıl: yeşil

Çakira: çakır

Kün: Gün

Atapaskan: Kızılderili kabilesinin adı

Ata-Hualpa: Son Maya kralının adı

Kalakmul, Uaxactun, Kopan: Maya şehirlerinin isimleri


Kızılderili kelimeleri ile Türkçenin karşılaştırıldığı bu birkaç örnek dışında Fransız dilbilimci Dumesnil, Kızılderililerin kullandığı 320 kelimenin Türkçe ile aynı olduğunu tespit etmiştir. Tarihçi Ord.Prof. DenisSinor’ un araştırmalarına göre, töre, kültür, inanış, din, semboller, dil ve gelenekler arasında çok ciddi benzerlikler mevcut. Bazı bilim adamı ve tarihçilere göre genetik incelemelerde de ciddi kanıtlar tespit edilmiştir. (Gen araştırmaları etiklik açısından genellikle gizli yapıldığı için kaynaklarımız sınırlı ne yazık ki.)


Tarihteki araştırmalara göre Kızılderili gelenekleri ile Türk gelenekleri arasında aşağıda listelenen benzerlikler tespit edilmiştir.


Tork isimli, hilal şeklinde kolyeyi tıpkı Torkom’lar gibi Bozok kabileleri olan sarışın Kızılderili kabilelerinden Navajo’lar, Şanı’lar, Ocibya’lar kemikten yapılmış olarak boyunlarına takmaktadırlar. Bu “Tork”ları, Çokta Kızılderilileri hilalin ortasına yıldız koyarak göğsü kaplayan geniş bir Ay yıldız kolye olarak kullanırlar.


Mayalar kendi dillerine aynı bizim ifademizle Mayanca demektedirler. Maya’ların Orta Amerika’daki önemli yerleşim yerlerinden olan “Yuka-tan” isminin Türkistan’ın Yok-Tan bölgesinden gelme olduğu anlaşılmıştır. Bu bölge Sümer Türklerinin Mezopotamya’ya göçmeden evvelki yerleşim sahası idi…


Bir diğer Maya lehçesinde BİZ için OGH sözcüğü kullanılıyordu. Bu sözcük de Ön-Türkçe’dir. Çünkü, Asya kökenli Türk boylarına On-OK , Boz-Ok, Üç-Ok dendiğini biliyoruz. Buradaki OK sözcüğü BİZ demek olup topluluk ve boy anlamını aktardığı gibi, yönetici kişinin de kendine OKH olarak hitap ettiğini görüyoruz. Kızılderili yöneticiler beyazlarla karşılaştıklarında sağ ellerini kaldırıp OGH veya UGH derlerdi. Yani “Yönetici olan ben (biz) seni (sizi) selamlıyorum”.


Tahiti adasına ayak basan Kaptan Cook Kızılderililerin başlarına taktıkları çiçekten başlığa Türk adı verdiklerini 1769 yılında tespit etmiştir.


Fiji adalarında Rotuma yerlilerinin dillerinin Altaik dil olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Endonezya adalarının dillerinin de Altay dillerinden olduğu anlaşılmıştır.


Doktor kelimesi yerine Ah-men, kırık çıkıkçıya Kak-bak, şifacı hekime Ah-bak, çocuk doğurtan ebeye ilk-alan-zah derlerdi. Bütün Altaylılar gibi Kızılderililer birbirlerine amca, baba, teyze, hala, ağabey diye hitap ederler. Maya Kızılderililerinde 1878 yılında el öpme adeti tespit edilmiştir.


Mohavk Kızılderilileri uzun eşek oyunu da dahil 12 Anadolu oyununun 11 tanesini bilmektedirler. Güreş ise bütün Kızılderili kabilelerinde dua ile başlanılan en önemli ata sporu olarak tatbik edilmektedir.


Anadolu Türklerinin parmaklar arasına sicim gererek oynadıkları sicim oyunu Atapaskan ve Keçuva kabilelerinde de oynanmaktadır. Üstelik figürler ve isimler de aynıdır. Eğer Anadolu’da bir figüre yıldız deniliyorsa, Kızılderililerde de yıldız denmektedir.


İnka’lar kök sülalesine “Ay-ullu” yani ulu soy demekle beraber, kendi yöneticilerine Kur-Hakan demekteydiler.


İnka’lar çocuklarına bir kahramanlık gösterene kadar ad vermezlerdi. Ad verme işlemi merasimle yapılırdı bir kişi ölene kadar bir düzine ad ve nam sahibi olabilirdi. ( Dede Korkut Hikayelerinden Boğaç Han’ın hikayesini hatırlatıyor.)


İnkalarKapaktokon Efsanesi ile birbirlerine büyük benzerlik gösteriyor. MançoKahan’ın (Kapan’ın) atası Atay (Atav) bir felaketten tek başına kurtulur. Kayalarla kapalı bir mağaraya sığınır. Bir kurt “Er- Ak- Koca” nurlu bir tas verir. Atay bununla kayaları eritir ve kavminin başına geçer. Cihangir bir devlet kurar. Bunun yanında Kırgızların Yaratılış Efsanesi ile Türk asıllı Finlerin Kalavela Efsanesi kelime kelime Kızılderililerin efsanesiyle aynı. ( Ergenekon Destanı )


Kına yakma bütün Kızılderili kabilelerinde, Anadolu ve Orta Asyalı Altaylılar gibi uygulanmaktadır. Beşik kertmesi töresi aynı şekilde yaygın bir töredir.


Loğusa kadın bütün Altaylılar gibi kutsal sayılırdı. Loğusanın kırkını yaparlardı. Ölülerini bütün Altaylılar gibi, silahları ve atı ile birlikte “Kur-gan”lara gömerler. Kan davası bir töre olarak uygulanırdı.


Mayalar ölüm yıl dönümünde Yıl aşı verirler, cenaze törenlerinde erkekler yüzlerine kara boyalar sürerlerdi.


Toltek Kızılderililerinin gebelik ve bereket tanrısı Tez Katlı Poka( Tez katlı boğa )dır. Kızılderililerde cennet ve sırat köprüsü kavramı vardır. Cennete Vakui( Akui – Altından ırmaklar akan yer ) derlerdi.


SiuKızılderilileri’nin 1870 yılı sonlarında Papıti, Muhave, Kalamat, Şoson, Irok gibi kabilelerinde “ Hu ” çekerek Bektaşi semahlarına benzeyen ayinler yaptıkları tespit edilmiştir.


İnkalarda Kopuz benzeri bir saz kullanıldığı tespit edilmiştir. Aztek ve Mayalar Ç-şıra ( şıra ) isimli içki içerler. İnkalar ise bu içkiye Çira derlerdi.


Tüm bu Asya kökenli diller Türkçe ile ilgilidirler. Hepsi de ortak bir kök dilden türemiştir. Bu kök dile Ön-Türkçe de diyebiliriz. Fakat Rus dilciler bu kök dile Nostratik demeyi uygun bulmuşlardır.


Nostratik hakkında pek çok yayın vardır. Fakat ne yazık ki, bizim yerli dilcilerimiz Ön-Türkçe üzerine asla eğilmemekte bu konuda araştırma yapmadıkları gibi, yapanları da küçümseyip alay etmektedirler.


Bu ilgiyi veya ilişkiyi bulup çıkarmak hem hoş bir uğraş olmakta, hem de dünya dilleri hakkında daha derin bir bilgi elde etmemizi sağlamaktadır. Örneğin, “Maya” sözü Türkçe “kök, asıl cevher” anlamına gelir. Bira mayası, ekmek mayası hepimizin bildiği sözlerdir. Şu halde Maya kültürü Ön-Türkçe “Kök kültür” anlamına gelmektedir.


Keza, “Aztek” adı da Az-tek şeklinde iki heceye ayrıldığında “Az fakat tek olan” yani kendine has olan bir kültür anlamını taşımaktadır. Az sözcüğü z-s dönüşümü göz önüne alındığında ASYA sözünde vardır. Asya sözü de “Az-öyü” demek olmaktadır. Öyü sözü “yerleşim bölgesi” demek olup bugün kullandığımız “köy” sözü “OK-öyü” (Ok’ların yerleşim bölgesi) olmaktadır.


OK adı Ön-Türklerin kendilerine ve kendi yöneticilerine verdikleri bir isimdi. Bu konu oldukça derin bir araştırma konusu olduğundan daha ileride söz edeceğim.


ATAPASKAN dil gurubunun adı da Ön-Türkçe olarak Ata-Başkan şeklinden başka bir şey olmadığı görüşündeyim. Dilciler bu tür benzetmeleri küçümserler ve hep “tesadüf” olarak göz ardı ederler. Oysa ki tesadüfler pek çok olunca artık tesadüf olmaktan çıkarlar. Son Maya kralının adı da Ata-Hualpa idi. Hualpasözü Hu-Alp ( Yüce ) anlamını taşır. Kuzey Amerika’da yaşayan ve halen varlığını sürdüren bir diğer gurubun adı ANASAZI’dır. Bu dil gurubunu da Ön-Türkçe Ana-Sözü ( anadil ) şeklinde ayırdığımızda anlamı apaçık ortaya çıkmaktadır.


Maya kültürünün kendi şehirlerine verdikleri isimlere bir bakalım. Bunlardan bazıları: Tikal, Palenque, Kopan, Kalakmul, Uaxactun ve Altun-Ha şehirleri veya daha doğrusu yerleşim merkezleridir. Şimdi sırasıyla bu yerleşim adlarını inceleyelim:


Tikal: “ Teki l” yani kendine has olan, tekil olan demek olmaktadır. Çünkü “Tik” kök sözcüğü Ön-Türkçe olup “tek” demektir. Tek sözünü Kızılderili dillerde TİK olarak buluyoruz. Yunanca işaret parmağına ‘Dahtilo’ denir ki bu da TİK =>TEK =>TAH =>DAH dönüşümü ile oluşmuştur. Daktilo dediğimiz alet “parmaklarla çalışan” demektir. Latince TE (sen) ‘ikinci tekil kişi’ demektir. Burada da işaret parmağı ile gösterilen ikinci şahıs anlamı vardır.


Palenque: P sesinin aslı B sesidir. Yani Palenk şeklinde okunan bu şehir adı “Barık” sözünden dönüşmüştür. Ayrıca R ile L dönüşümü de çok yaygın olduğu bilinmektedir. Barık, ise “Barınak”, yani “konumlu yer” demek olmaktadır. Asya kıtasının Türkler tarafında ilk kurulmuş yerleşim bölgesinin adı “Başbarık” , yani “Baş-yerleşim yeri” idi. Baş yerleşim ise bugünkü dilde “baş-şehir” olmaktadır.ZamanlaBaşbarık, “Beşbarık” ve “Beşbalık” olmuştur. Oysa ki ne beş ile ne de balık ile hiçbir ilgisi yoktur.


Kopan: Bu şehir adı da halen bugün bile kullandığımız “kopan” (ayrılan, merkezden kopan) anlamını taşır. Anlaşılan bu şehir asıl Maya bölgesinden coğrafi olarak ayrı bulunduğu için Kopan adını almıştır.


Kalakmul: Bu adı da ikiye ayırıp Kalak-Mul şeklinde okumak gerekir. “Kalak” sözü “kalalım” anlamını taşır. Nasıl ki “alalım” sözü “alak” idiyse, “kalalım” da “kalak” idi. “Mul” ise M nin yine B ile olan ilişkisinden ve L ile R dönüşümünden Mul sözü “BUR” yani “burada kalalım” demek olduğunu sanıyorum. Ancak bu yaklaşımın doğruluğu araştırılmalıdır.


Uaxactun: Bu isim “uzaktın” ve daha doğru şekli de “uçaktın” olsa gerek. Çünkü X harfi genelde Ç sesi ile okunur. Uçaktın, derken uçmak kastedilmiyor. “Uçak” Uçta olan, uzakta olan kast ediliyor.


Altun-Ha: Bilindiği gibi altın sözü ile “Ha” (yüce, kutsal) sözünün birleşimi var bu isimde. Hakan, Hazret, Hakk sözlerinde hep bu Ha kökü bulunmaktadır. Ayrıca Maya dilinde Han “bir” demektir.


Ön-Türkçe’den türeyen dil guruplarından Proto-Maya dili sadece bir tanesidir. Diğer önemli guruplar: Eurasiatic olarak adlandırılmış olan büyük dil gurubuna Altay, Ural, Hind-Avrupa, Na-Dene ve Dravidian dil gurupları girer. Ayrıca Afroasiatic adı ile bilinen kuzey Afrika ve Mezopotamya dil gurupları arasında Sümer, Babil, Asur, Hitit, İskit, Hami ve Sami dilleri girer. Bunların da kökeni Ön-Türkçe’dir.


İlginç bir dil ilişkisi olarak Asya dilleri olan Çin-Tibet dilleri ile bazı Kafkas dillerinin, Bask ve Buruşaski dillerinin ve Kuzey Amerika dil gurubu olarak bilinen Na-Dene dillerinin yakın akraba oldukları gerçeğidir. Ayrıca Bask dili ile kuzey Afrika Berber ve Tuareg dilleri arasında ilişkiler gösterilmiştir.


Burada Maya dillerinden Bazı Maya sözcüklerini ve onların parantez içinde Türkçe karşılıklarını sunmak istiyorum. (Kaynak: Saim Ali Dilemre “Genel Dil Bilgisine Bakış, Birinci Kitap”)


Ahau (ağa, yönetici), Baat (balta), Ça (çam), Çetun (çetin), Çol (çolak), Kutz (kuş), İçil (içinde), İş (dişi), Kaşnak (kuşak), Kin (gün), Kiniş (güneş), Kişe (kişi), Koça (koca, büyük, yaşlı), Kul (kul), Naa (ana), Na (ev), Ol (olmak), Tamazkal (hamam), Tepek (tepe), Top (toplamak), Toz (toz), Tul (tolu, dolu), Tulan (dolgun), Tup (dip), Tzekel (çakıl), Ueez (uyuz), Uiş (işemek), Ul (Ulaşmak), Uy (oy), Yaş (taze,yaş), Yaşıl (yeşil).


Size hem anlam hem de telaffuz olarak çok yakın olan tam 31 sözcük sundum. Maya halkının binlerce yıl önce Asya kıtasından Amerika kıtasına göç ettikleri düşünülürse bu kadar sözcüğün halen ortak olması tesadüf ile açıklanamaz. Anlaşılan odur ki Proto-Maya dili Ön-Türkçe’dir. Sadece dil ilişkileri değil, aynı zamanda genetik araştırmalar bu ilişkiyi kanıtlamaktadırlar.


Şu sitede:http://www.newscientist.com/article/dn11178?DCMP=NLC-nletter&nsref=dn11178


Asya’nın doğu bölgesinden Bering boğazını aşarak Amerika kıtasına yapılmış olan göçlerin genetik olarak saptandığı anlatılmaktadır.


Ayrıca “Aleut adaları” diye bilinen Asya ile Amerika arasındaki takım adaları Türkçe “Alauç” olup Ala-Uç şeklinde ayrıldığında “Beyaz UÇ” demektir. Zira, “al” sözü bugün kullanılan anlamıyla “kırmızı” demek olmayıp Ön-Türkçe “Beyaz” demektir. Zamanla karlı bölgelere ve beyaz tepelere “al” denmiş, daha sonraları “yükseklik” kavramı öne çıkarak bayrak rengi olarak değişikliğe uğramıştır. Nitekim Latince “alba” = yüksekte duran, demektir. Arnavutluğa “albania” ve arnavutlara “albanian” denmesi bu Ön-Türkçe kök sözcükten türer.


Bu örnek, sözcüklerin zaman içinde nasıl anlam kaymalarına tabi olabildiklerini ve ne derece tanınmaz hale dönüştüklerini çok güzel göstermektedir. Aynı durum özel isimlerde de olmuştur. Örneğin, Maya halklarından bir gurup “Kiche Maya” diye bilinir. Oysa ki “kiche” Türkçe “kişi” demektir ve “KicheMaya” doğrudan “Maya insanı” anlamını taşımaktadır.


Kişe Maya halkını yöneten ve onları İspanyol saldırısından koruyan son yönetici, yaklaşık MS 1500 yılında doğmuş “Tekun Uman” idi. 1524 yılında İspanyol saldırgan ( konkiestador ) Pedro de Alvaro tarafından 24 yaşında katledilmiştir. Tekun Uman adını şu şekilde açıklayabiliriz.


Tekun = Tekin demektir ve genelde genç Türk prenslerine verilen addır. Tek kök sözcüğü de ilk prens olduğuna işarettir.


Uman = Ön-Türkçe “Gelen misafir” demektir. (Kaynak: Divan-i Lügat-it Türk) Şu halde Tekun Uman “Gelen ilk misafir” olmaktadır. Burada doğan çocuğun bir mal olmadığı ve sadece bir misafir olduğu vurgulanmaktadır ki, Ön-Türklerin bilgeliğine güzel bir örnektir.


Ayrıca Yrd. Doç. Dr. İsmail DOĞAN!ın Mayalar ve Türklük kitabı bu bağlantıdan okunabilir ( 2800 kelimelik bir Mayaca Türkçe sözlük ile resim arşivi de kitapta bulunmaktadır) :

20 Nisan 2021 Salı

SŰMERLER VE KADIN

  

Resim: Sűmerli bir kadın heykeli,  Metropolitan Műzesi New York , M.Ő 2500-2600

Kadınların her tűrlű sűs eşyaları, parfűm ve cilt yağları var, 

Kadınlar műzik aleti çalıp, şarkı sőyleyip, dans edebiliyorlar

Kadınlar cinsellikle ilgili şarkılar sőyleyebiliyor, şiirler yazabiliyorlar

Sűmerler yazıyı icat eder etmez okullar açıp yazıyı őğretiyorlar,

 hukuki antlaşmaları őğretiyorlar, 

kızlı erkekli matematik, astronomi, geometri őğreniyorlar

Ikinci dil olarak Akatça őğreniyorlar

Çocuklar bűtűn gűn okula gidiyor ve düzenli tatilleri var.

Temizlik çok őnemli

Çocuklar okullarda reçete yazmayı őğreniyor

Műzik dersleri var

Sűmerler tabletlerde destanlar, ilahiler, şiirler yazmışlar

Sűmerler hukuka son derece őnem vermişler, kanun yapmışlar herşeyi yazmışlar mesela gűműşde faiz yűzde 30, arpada yűzde 20

Sűmerlerde mahkeme var hatta yűksek

 mahkeme var

Sűmerler'de kadın erkek eşit űcret alır kanunu var

Sűmerler'de dişe diş gőze gőz yok, tazminat var

Sűmerler halkın űzerinden aşırı vergi yűkűnű kaldırmış, vergide reform yapmışlardır. 

Sűmerler çok Tanrılı ama en bűyűk Tanrıları Gők, Yer, Hava ve Su Tanrıları!

Sűmerler kendilerine Kenger diyor...


Muazzez İlmiye Çığ

Sűmerler.......* RENA *



25 Şubat 2021 Perşembe

BUHARLAŞTIRILAN SİDE YAZITI

 



Burada yazımızı bitirirken son söz olarak, son on yıl içinde, dilbilimcilerin dikkatini çeken side alfabesinin harf şekillerinin, eski Türk alfabesinin "runik" harfleriyle benzerliğini bir kez daha vurgulamak isteriz. Ve çok eski çağlarda, Büyük İskender'in fetihlerinden evvel, Anadolu, Kuzey Suriye Halep üzerinden Tahran, Semerkant, Taşkent, ve Baykal gölleri ülkelerine ulaşan kervanların işlevlerini tarih kadrosu içinde anımsamak gerekir kanısındayız. Eski Türk- Orhon alfabesine yaklaştırılan Pehlevi alfabesi ve Side Alfabesinin kökenini ve aynı kervan güzergahlarında ve bunların son duraklarında aramak yerinde olacaktır. Side alfabesiyle Eski Türk-Orhon alfabesinin benzerliği ve ilintisinin, İlk Sidece yazıtların ortaya çıktığı M.Ö. IV. yy'dan çok daha erken, aynı ortak ata'dan veya kökenden türediği kanısı, gün geçtikçe kuvvet kazanan kaçınılmaz bir gerçektir.

Açıklama : Yazımıza konu olan monolit yazıt, Antalya Bölge Müzesinde saklanmaktaydı. Sonraki araştırmalarımızda taşı tekrar görüp ölçülerini saptama olanağı elde edemedik. 


Prof. Dr. A. Mubibbe Darga'nın Side Yazıtı Makalesinden


(Yani, yazıt buharlaştırılmış....

Sayfa Yönetiminden Tarhan)


MAKALENİN TAMAMINI İNDİR :


https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=2&ved=0CDAQFjAB&url=http%3A%2F%2Fjournals.istanbul.edu.tr%2Ftr%2Findex.php%2Fanadolu%2Farticle%2Fdownload%2F14807%2F14018&ei=QLMrUYCCEsKttAa0hIGwAw&usg=AFQjCNF4fykMhXeQ3GalS6ZZpRbYRBSFfw&bvm=bv.42768644,d.Yms

22 Temmuz 2020 Çarşamba

BEN TÜRK'üm, BEN BARBARIM!



-Avrupa taş devrini yaşarken onu tunç ve bakır devrini yaşamadan demir devrine atlattığım için barbarım.

-Dünyanın belki de ilk müzik aleti olan ağız kopuzunu 8000 yıl önce icat edip kullandığım için barbarım.

--Dünyanın bilinen en eski halısı olan Pazırık halısını 2500 yıl önce dokuduğum için barbarım.

--2200 yıl önce ordulara bugün ki düzenini veren 10'luk düzeni bulup kullandığım için barbarım.

--Daha Avrupalı ağaçlarda yaşayıp, toplayıcılık yaparken devlet düzeni kurup yasalar yaptığım için barbarım.

--Esir edilen Çinliyi zevk için öldüren komutanını kendi eliyle idam eden Oğuz Kağan atam kadar adaletli olduğum için barbarım.

--Aslına en uygun şekilde dünya haritasını çizdiğim için barbarım.

--Savaşı katliamdan çıkarıp bir sanat haline getirdiğim için barbarım.

--14.000 yıl önce kayalara resimler oyarak ilk cümleyi yazıya geçirdiğim için barbarım.

--Bütün dünya güneşe, aya, taşa, toprağa tapınırken, ben ilk kez Tek Tanrı dediğim için barbarım.

--Kadın her yerde mal gibi alınıp satılırken, hor görülüp eziyet edilirken, ben onu baş tacı ettiğim ve kendimden önce ihtiyaçlarını karşılayıp sağlığını düşündüğüm için barbarım.

--Kurultaylarda Hakan seçtiğim Hakan'ı görevden aldığımdan dolayı, Toplumculuğun ilk örneğini verdiğim için barbarım.
(Hüseyin Keklik'ten Alıntıdır)

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE

4 Mayıs 2020 Pazartesi

PÜSKÜLLÜ SAZIN ATASI HİTİT BAĞLAMASI




Türk kültüründe önemli bir yeri olan bağlama ile diğer bazı Türk sazlarının geçmişinin milattan önceye dayandığı bildirildi.

 SİVAS Türk kültüründe önemli bir yeri olan bağlama ile diğer bazı Türk sazlarının geçmişinin milattan önceye dayandığı bildirildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sivas Devlet Türk Halk Müziği Korosu Şefi Uğur Kaya'nın "Bağlamanın Anadolu Medeniyetlerindeki İzleri" konulu bilimsel makalesinde bağlamanın ve diğer bazı Türk sazlarının Anadolu'daki geçmişine yönelik tespitlere yer veriliyor. Bağlama ve diğer bazı Türk sazlarının M.Ö. 1600'lü yıllardan beri kullanılan enstrümanlardan biri olduğunu söyleyen Uğur Kaya, "Çankırı İnandık Tepe"de yapılan kazılarda bulunan vazoda bağlama eşliğinde oyun oynayan kadın ve erkek oyuncuların kabartma figürleri bulunuyor. Türk milletinin öz ve öz kimliği bu vazoda saklı. Bağlama Anadolu kökenli bir sazdır" dedi.
Alintıdır

12 Mart 2020 Perşembe

Berline Gönderilen Osmanlı Yetimleri …



Nisan 1917. Berlin’deki gara bir tren yanaşır. İçinden 14-16 yaşlarında 314 çocuk iner şaşkın ve meraklı bakışlarla. Almanya’ya zirai alanlarda çırak olarak çalışmaya gelen bu çocuklar, Osmanlı’nın yetim çocukları idi…

Darü’leytamlarda her geçen gün sayısı artan 1.Dünya Savaşı sırasında şehit düşen vatan evlatlarının çocukları idi onlar…

Madenlerde ve zirai alanlarda çalıştırılmak için Almanya’ya gönderilen, Avrupai pelerinler ve kepler giydirilmiş 14-16 yaş arasındaki yetimlerimiz…

Osmanlı Devleti’nin dar’üleytamlara iaşe vermekte zorlandığı bir dönemde yetim çocukların Almanya’ya gönderilmesi bir çare olarak ortaya atılmıştı. Fakat bazı şeyler istenildiği gibi gitmemişti…

Zirai alanlarda çalışan Alman ustaların değil daha çok madenlerde çalışan Alman ustaların yanına verilmişti Osmanlı’nın yetim çocukları. Madenlerdeki şartların ağırlığı, çocukların hastalanıp ölmesine neden oluyordu. Yemeklerdeki kültürel farklılık, çocukların en çok zorlandığı konuların başında geliyordu.

Domuz etinin ucuzluğu nedeni ile Alman ustaların sık tükettiği domuz çorbalarına Osmanlı’nın kara bahtlı yetimleri el sürmüyordu.

Ekmekle karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Tuvaletlerde taharet musluğunun olmaması da çocukları zorlayan bir diğer faktördü. Şartların ağırlığı, yetersiz beslenme, kıyafetlerin kifayetsiz olması gibi nedenlerden dolayı birçok çocuk hastalanıp ölüyordu.

Fırsatını bulanlar, kaçıp Berlin sokaklarında başıboş dolaşıyorlardı. Fakat Alman polisi çocukları yakalayıp tekrar Alman ustalara teslim ediyorlardı.

Bunun bu şekilde yürümeyeceği anlaşılınca bir kısım çocuk, trenlerle İstanbul’a geri yollanmış bir kısmıda yaban ellerde yitip gitmişti …

Gurbet ellerde anasız, babasız ve vatansız bırakılmış bu çocuklar bu topraklarda yaşanmış ya da yaşatılmış bir acı olarak kaldı…(Kaynak: Mavi Kep ve Pelerin: Cihan Harbi Yıllarında Almanya’da Osmanlı Yetimleri)

Mavi Kep ve Pelerin: Cihan Harbi Yıllarında Almanya’da Osmanlı Yetimleri
academia.edu
“Türkiye’den Almanya’ya İlk Giden İşçiler 1960’lardaki Yetişkinler değil Cihan Harbinde Yetim Kalmış Çocuklardı.

Türkiye’den Almanya’ya işçi gönderilmesinin miladı olarak, Türk-Alman İşçi Alımı Anlaşması’nın imzalandığı 31 Ekim 1961 tarihi kabul edilse de Almanya’ya ilk gidenler Birinci Dünya Savaşı’nda yetim kalmış çocuk işçilerdi. 1917-1918’de zanaatkâr çırağı, tarım çırağı ve maden işçisi olarak Osmanlı’dan Almanya’ya gönderilen yetimler, Türk, Ermeni, Arap, Yahudi asıllı yüzlerce öğrenci/işçi çocuktu. 314 kişilik grup Nisan 1917 sonunda Sirkeci’den askeri bir trene bindirilip on günde Berlin’e ulaştı. Gönüllü olan ancak gittikleri yerde maden ocaklarında çalışacaklarından haberi olmayan, 200 çocuktan oluşan ikinci gruptaki yetimlerse Maraş, Antep, Kilis, Ankara, Söğüt, Niğde, Konya, Bursa, Manisa, Karahisar ve Edirne’den gelmişlerdi.

En küçüğü 7 en büyükleri ise 15-16 yaşlarındaki bu çocukların Almanya’ya gönüllü gittiği söyleniyordu ancak muhtemelen oraya vardıklarında üç yıl ücretsiz çalışıp, dördüncü sene maaş almaya başlayacaklarından haberleri yoktu.

Çocukların sağlık, beslenme, kıyafet, hijyen sorunları vardı. Dil bilmiyorlardı Çocukların tavrı da bir sorundu. Yöneticiler çalışmak istemediklerini, kaçtıklarını, kavga ettiklerini söylüyorlardı.

Neden savaşın ortasında yetimlerin Almanya’ya gönderilmesine karar verilmişti? Osmanlı açısından iyi eğitilmiş, iş becerisi olan işçi yetişmesi ve ülkeye dönüp sanayileşmeye katkı sunması olarak, Almanya açısından ise işgücü eksiğini karşılaması olarak açıklanıyordu. Ama Osmanlı açısından ekonomik açıklama yeterli değil. Hem Alman hem Osmanlı arşivlerinde gördüğüm, Osmanlı bu çocuklara iyi bir hayat ve eğitim vermekle değil, olabildiğince çok çocuk yollamakla ilgiliydi çünkü hazineye yük oluyorlardı. Almanların da tek dürtüsü ekonomik değil, yarı sömürgeci bir dürtüydü.

Kaynak: Nazan Maksudyan

Bu konuda Türkiye’de en kapsamlı araştırmayı Nazan Maksudyan yapmıştır..

http://www.idealonline.com.tr/IdealOnline/lookAtPublications/paperDetail.xhtml?uId=66718&

10 Mart 2020 Salı

CEHALET HER ZANAN KÖLELİĞİ GETİRİR

Haziran 1503
Kristof Kolomb, gemilerin zorunlu tamiratı için Jamaika'ya uğrar. Oradaki yerliler tamirata yardımcı olur, gemi tayfasına yiyecek içecek verir. Ancak aradan aylar geçmesine rağmen tamirat bitmez. Üstelik gemi tayfası, yerlilerin yiyeceklerini yağmalamaya başlamıştır...

   Bu duruma kızan yerliler, yardımı ve yiyeceği keser. Çaresiz durumdaki Kolomb, o dönemlerde gemilerde bulunan ve yıldız pozisyonlarını da içeren takvimi karıştırırken, ertesi gün Ay tutulması olduğunu öğrenir. Aklına parlak bir fikir gelir ve hemen yerlilerin şefine gider...

   Şefe, Tanrı ile haberleştiğini ve Tanrı'nın yardımın kesilmesine çok kızdığını, bu kızgınlığını da Ay'ı kan kırmızıya çevirerek göstereceğini söyler.
Ertesi gün akşam Ay tutulması başlar ve Ay'ın rengi tutulmadan dolayı kızıla döner. Kolomb'un oğlu, o anı günlüğüne şöyle yazmış:

"İnleme ve feryatlarla birlikte, her yerden gemilere doğru geldiler, yiyecek ve içecekler getirdiler, Tanrı'ya onları affetmesini söylemesi için amirale yalvardılar"

   Kolomb kum saatine bakar, 48 dakika süren tutulma bitmek üzeredir. Onlara Tanrı'nın kendilerini affettiğini ve Ay'ı birazdan normal rengine çevireceğini söyler...

   Tutulma biter, Tanrı tarafından affedilen yerliler de mutludur, evrenin işleyişini bilen Kolomb da...
(Alıntı)

30 Mart 2015 Pazartesi

DOĞU TÜRKİSTAN VE İLK SAKİNLERİ




Türk tarihi alanında yapılan neşriyatta umûmî kanâat Türkistan ve bilhassa Doğu Türkistan sahasının ilk ahalisinin Türkler olmadığı ve Türklerin esasen Gök-Türkler devrinden sonra, yani VI. ve bilhassa VII.-VIII. yüzyıldan sonra bölgeye işgalci olarak geldikleri yönündedir. Bu kanâat sâhipleri Türklerin ana yurdunun bugünkü Moğolistan’ın içleri olduğunu, bugünkü Türkistan sahasına çok geç devirlerde intikal ettiklerini ve hatta bölgenin ancak İslâmi­yet’in yayılmasından sonra X-XI. yüzyıllarda Türkleşmeye başladığını öne sürmektedirler[1].
Bu kanâat bir teoriden öteye gitmemektedir ve birçok cihetten ilmî mesnetten mahrûmdur. Bu düşüncenin esasına göre Doğu Türkistan İndo-Germen, Çinli, Hintli, Soglu, Tibetli, Tohar gibi milletlere yurtluk etmiş ve Türkler ancak çok geç devirlerde gelen işgalcilerdir[2]. Bugün Çin işgali altında bulunan bölgenin çok eski devirlerden beri Çin veya şu anda kaybolmuş bir halkın yurdu olduğu fikri Çinliler tarafından bilhassa işlenmektedir[3]. Ayrıca Farslar da bugünkü Türkistan sahasının büyük bölümünü yurt tuttuklarını öne sürmüşlerdir. Firdevsi’nin Şehnâme’sinde İran-Turan mücadelesiyle ilgili anlatılanların tamamen hayal olduğu ve İranlıların kendileri için Hint-Avrupa mitolojisinden birçok şey icat ettikleri ilmî araştırmalar neticesinde tespit edilmiştir[4].
Aynı şey Batılıların ve Rusların bölgede sömürgeci faaliyetlere girdikleri zamanlarda da yapılmış ve bölge Türklerden başka herkesin yurdu olarak tasavvur edilmiştir[5]. Bu yaklaşımların asıl maksadının bölgedeki siyasî emelleri meşrulaştırmak olduğu anlaşılmaktadır. Bu teorileri destekleyecek elle tutulur hiçbir kaynak yokken bölgenin ilk sâkinlerinin Türkler olduğunu gösteren çok sayıda kaynak mevcut iken; anlaşılmaz, karmaşık ve içinden çı­kılmaz bazı arkeolojik ve lengüistik çalışmalarla[6] gerçekler saptırılmaya çalışılmaktadır.
Ana kaynaklara dayanarak erken Doğu Türkistan sahasını ilgilendiren çalışmalar ya­pan J. Deguignes, N. Ya. Biçurin (Iakinf), H. Yule, A. Wylie, J. Marquart, F. Hirt, A. Stein, E. Chavannes, J. J. M. De Groot, H. Lüders, Ts’eng Wen-wo, K. Shiratori, W. M. McGovern, W. Eberhard, A. N. Bernştam, M. Özerdim, L. S. Vasiley, Matsuda Hsiao, A. v. Gabain, W. Samolin, B. Ögel, Yü Ying-shih, B. Watson, E. G. Pulleyblank, H. W. Bailey, A. Onat, A. F. P. Hulsewe-M. A. N. Loewe, Su Bei-hai, Lin Mei-cun, B. A. Litvinskii, L. A. Borovkova, Yu Taishan gibi araştırıcılar birçok meseleyi aydınlığa kavuşturmuşlardır[7]. Ancak Doğu Türkistan ve eski Türklük arasındaki bağ yeterince kurulamamıştır.
Makalemizde bazı yazılı kaynaklara dayanarak Doğu Türkistan’ın ilk sâkinlerinin kim olduğu tespit edilmeye çalışılacaktır. Bize göre Doğu Türkistan, Türklerin ana yurtlarından biri olarak kabûl edilebilir. Bölge Hunlardan başlamak üzere Türklerin hayat sahası hâline gelmiştir. Bilhassa Çin kaynakları bu hususu teyit etmektedir. Makalemiz mukayeseli bir metotla bu fikri destekleyecek tahlillerle bölgedeki ilk sâkinlerin Türkler olduğunu, en eski Çin kaynaklarında esasen Doğu Türkistan’a atfedilen Hsi-yü (“Batı Toprakları”) tâbirinin ilk geçtiği yerleri inceleyerek Hunlardan ödünç alınmış olabileceğini, Doğu Türkistan’ın asıl sâkinleri olarak kabûl edilen bazı milletlerin bölge ile hiçbir alâkalarının olmadığını veya bazılarının bölgeye çok sonraları geldiklerini ortaya koymak maksadı taşımaktadır. Bu hususta literatürdeki çeşitli görüşleri bir araya getirmeye ve nihayetinde kendi görüşümüzü ortaya koymaya çalışacağız. Öncelikle sahadaki arkeoloji ve coğrafya çalışmalarına ana hat- larıyla göz atmak faydalı olacaktır.
Doğu Türkistan’daki Arkeoloji ve Coğrafya Çalışmaları
XIX. yüzyılın sonlarında artık Türkistan seyahatlerini tamamlamış olan Avrupalı coğ­rafyacı ve seyyahların naklettiği rivayet ve hikâyelere göre Doğu Türkistan sahasında Mısır’dakiler kadar eski olan medeniyetlere ait harabeler mevcuttu. Bunun üzerine Doğu Tür­kistan topraklarında bir dizi saha taraması ve arkeolojik kazılar başlatılmış ve birçok Fransız, Alman, Rus, Japon, İsveçli, Finli, ABD’li, İtalyan ve İngiliz araştırmacı Doğu Türkistan’daki kalıntılar üzerinde çalışmaya başlamışlardır. 1920’lerde bölge Çin ve Rusya arasında müca­dele sahası olmuş ve Çinliler buraya yabancıların girişine müsaade etmemişlerdi. İkinci Dünya Savaşından sonra ise kısa bir süreliğine Ruslar bölgede rahat hareket edebilmişlerse de Çin’in iç savaşını sonlandırması ve Doğu Türkistan’ı kesin işgalinin ardından bölge araş­tırmacılara tekrar kapatılmıştır. Sadece 1957 yılında Çek araştırmacı Pavel Poucha bölgeye girebilmiş ve çalışmalarını 1962’de yayınlamıştır. Bu sahada Çinliler ancak 1950’lerden sonra arkeolojik çalışmalara başlamışlardır[8]. En son Victor H Mair tarafından Tarım Havzasında çıkarılan ve M. Ö. 1800’lerden miladî 200’lere kadar tarihlenen mumyalar üzerine güzel bir kitap yayınlanmıştır[9]. Tüm bunlara rağmen Doğu Türkistan’da sistemli bir arkeolojik çalışma yapılamamış, tetkiklerde yetersiz kalınmıştır[10].
Yapılan saha çalışmalarının bölgeyi işgal eden veya işgal emeli besleyen emperyalist milletler tarafından yürütülmüş olması araştırmaların tarafsızlığını ve güvenilirliğini olduk­ça azaltmaktadır. Üstelik Doğu Türkistan sahasında Batılılar tarafından yapılan arkeoloji ve coğrafya çalışmalarının ideoloji merkezli olduğu ve bölgeyi Türklerden başka farklı kavimle- re, topluluklara atfetme çabası taşıdığı görülmektedir. Öyle ki Batılılar keşfedilen arkeolojik malzemeyi tamamen taraflı yorumlamış ve hatta sahtekârlıklara girişmişlerdir[11]. Bugünlerde Tarım Havzasında yapılan kazılarda çıkarılan mumyalar hemen her platformda tartışmasız bir gerçekmiş gibi Hint-Avrupalı olarak sunulmaktadır[12].
Bölgede son otuz yılda yapılan arkeolojik kazılar neticesinde birçok rapor neşredilmiş­tir. Bu kazıları yürüten esasen Çinlilerdir ve Çin Komünist Partisi emri altında çalışmakta­dırlar. Dolayısıyla raporlardan Doğu Türkistan ve Türklük için müspet neticeler beklemek beyhudedir. Ancak tarafsız yorumlara girişenler de vardır. Doğu Türkistan’daki çalışmaları değerlendiren P. İ. Şulga şu neticelere varmıştır[13]:
  1. Tanrı Dağlarında çıkarılan VIII-III. yüzyıllara âit envanter kompleksleri (seramik­ler dışında) Sayan-Altay ve Kazakistan’da çıkarılanlara çok yakındır. Pazırık kurganlarından ve Cungarya’dan çıkarılanlarla yüksek düzeyde benzerlik vardır.
  2. Bölgede Çin’in kuzeyi (Çinli değil- K Y) ve Kansu’dan gelen kültür tesirleri ancak M.Ö. IV-III. yüzyıllardan itibaren görülmektedir.
  3. Ö. III. yüzyılda doğudan batıya doğru göze çarpan herhangi bir göç olmamıştır.
  4. İpek Yolu şekillenene kadar Tanrı Dağları civarı izole bir hâldeydi ve buradaki ölü gömme âdetleri ve seramikler kendine has bir gelişme göstermiştir.
Son yıllarda yapılan kazı çalışmalarının tarafsız bir yorumu Doğu Türkistan sahasının bugünkü Kazakistan ve Sayan-Altay sahası ile aynı kültür dairesi içerinde bulunduğunu gös­termektedir. Şimdi Doğu Türkistan adı için kullanılan tarihî tâbirleri inceleyelim.
Doğu Türkistan İçin Kullanılan Tâbirler
Bugünkü Doğu Türkistan coğrafyası Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içinde yer almak­ta ve Çin idârî yapısı içinde “Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi”[14] olarak adlandırılmaktadır.
Yazılı kaynaklardaki Türkistan kelimesi ilk kez Turkastanak şeklinde eski Yunanlıların İskitya kelimesine karşılık olarak VIII. yüzyılda yaşamış olan Ermeni tarihçisi Musa Horenki (Moses Xorenac’i) tarafından kullanılmış ve batıda İdil, doğuda İmaos yani Tanrı Dağlarının doğu tarafları, güneyde Maverâünnehir mukabili olan Sogd ile Arik yani Horasan arasındaki topraklara atfedilmiştir[15]. Daha evvel VI. yüzyılda Yunan kaynaklarında, Orta Asya için Türk adına bitişen Yunanca -hia- ekiyle “Turkhia” denilmişti[16]. Avesta’da da Turan ve Tür­kistan kelimesi geçmekte ve Tanrı Dağlarının doğusundan İdil Irmağı, Seyhun ve Ceyhun, Horasan arasında kalan topraklar kastedilmektedir[17].
Çarlık Rusya’sı 1716 yılından itibaren Batı Türkistan’da malum istila siyaseti izlemeye başlamış; Çin ise 1755-1765 yılları arasında Doğu Türkistan’ı işgal etmiş ve buraya 18 Kasım 1884’de Xin-jiang (Hsin-chiang)[18] adını vermiştir. Batılılar da bu adı kullanmışlar ancak ba­zen de Doğu Türkistan demişlerdir[19]. Aşağıda açıklayacağımız gibi Çinliler tarihte Doğu Türkistan’a “Doğu Türkistan veya Batı ülkeleri” anlamına gelen Hsi-yü[20] diyorlardı. İngiliz tarihçiler XIX. yüzyılın başlarına kadar Batı Türkistan için Büyük Buhâra, Doğu Türkistan için Küçük Buhâra adını kullanıyorlardı. Fakat XIX. yüzyıldan sonra Batı Türkistan’ı Türkis­tan adıyla anmaya başlamışlardır. Batı Avrupa ve Rus tarihçileri ise Batı Türkistan tâbirini pek kullanmamışlardır. Rus edebiyatında Doğu Türkistan terimine XIX. yüzyıldan itibaren rastlanmaktadır. Ancak bu daha çok tarih, coğrafya ve etnografya terimi olarak kalmıştır. Ruslar işgal ettikleri Türkistan topraklarındaki vilayetlerini Türkistan Genel Valiliği adlı idarî bir birim altında resmen 11 Temmuz 1867’den itibaren toplamışlardır. Doğu Türkistan­lı aydınlar ise XX. yüzyılın başlarında Batı Türkistan’daki bu gelişmeler doğrultusunda Doğu Türkistan terimini kullanmaya başlamışlardır[21]. Sovyetler Birliği ise emperyalist maksatlarla Batı Türkistan tâbirini kullanmadığı hâlde Doğu Türkistan terimini kullanmış ve buna karşı­lık Batı Türkistan yerine Orta Asya demiştir[22]. İkinci Dünya Savaşından sonra Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Türkistan terimi yerine “Orta Asya veya Merkezî Asya” (Central Asia; CpegHaa A3hh) terimleri kullanılmaya başlanmış[23] buna karşılık Çin’e yöne­len siyasî maksatlarla Doğu Türkistan tâbiri söylenmeye devam edilmiştir. Bunun yanında coğrafî ve iktisadî gerekçelerle kullanıldığı anlaşılan İç Asya (Inner Asia) terimi[24] çok özel bir terimdir ve Doğu Türkistan’ı ifade etmemektedir.
Doğu Türkistan tarih boyunca türlü güçlerin hâkimiyet mücadelesine konu olmuş ve bu yüzden çeşitli milletler Doğu Türkistan’ın asıl ahalisi ve sonra gelenler işgalci gibi gösterilmeye çalışılmıştır.
Çin Kaynaklarında Doğu Türkistan (“Hsi-yü”) Tâbiri
Çinlilerin Doğu Türkistan için kullandıkları 西 域 Hsi-yü yani “Batı Toprakları” adını Han Sülalesi devrinde (M.Ö. 206-M.S. 220) daha çok Tanrı Dağlarının güneyinden kıvrılan yol üzerindeki Yü-men yani “Yeşim taşı kapısı”nın batısındaki topraklar için kullandığı görülmektedir. Esas itibarı ile Doğu Türkistan toprakları söz konusu olsa da yeri geldiğinde daha güneydeki ve batıdaki topraklar ile devletler ve halklar da kastedilmiştir. Bu surette Çin kaynaklarının “Doğu Türkistan” hakkında bilgi verirken aslında İpek Yolu üzerindeki yerleri belirttikleri anlaşılmaktadır.[25]
Çinliler eskiden bu toprakları hiç görmemişlerdi ve buraların Hunların atalarına ait olduğunu düşünüyorlardı. Çinlilerin ilk defa olmak üzere batılarındaki toprakları tanımasını sağlayan ve önceleri elçi, seyyah, casus ve daha sonraları general olan Chang Ch’ien’in (ölü­mü M.Ö. 114) gezip dolaştığı topraklar için yazdığı seyahatnamesi Shih Chi (yazım tarihi M.Ö. 109-91)’nin 123. bölümünde yer almaktadır; ancak bu raporun hiçbir yerinde Hsi-yü yani “Batı Toprakları” ifadesi geçmemektedir. Öte yandan Shih Chi’nin yazarı Szu-ma Ch’ien bu adı sadece üç yerde zikretmektedir: Bölüm 60, s. 2109, satır 4’de, Hsi-yü etnik bir tâbir gibi görünmektedir; “西 月 氏 匈 奴 西 域 舉 國 奉 師”. Huo Chü-ping’in (M.Ö. 140­117) biyografisinde Hsi-yü, Yüeh-chih ve Hsiung-nu (Hun)’lar ile yan yana etnik bir tasnife tâbi tutulmaktadır. Hsi-yü’nün Shih Chi’de görüldüğü bir diğer yer Bölüm 111, s. 2933, satır 8’dir. Burada gene Huo Chü-ping’in Hunların Batı Beyi Hun-hsieh’e yaptığı seferden bah­setmektedir: “…去 病 率 師 攻 匈 奴 西 域 王 渾 邪”. Burada Hsi-yü tâbiri ile Hun devlet düzeninde bugünkü Doğu Türkistan topraklarını idâre eden bir bey bulunduğu ve bu top­rakların Hun idârî sistemine dâhil olduğu görülmektedir. Szu-ma-ch’ien’in buradaki Hsi-yü kaydını Hun devlet sistemindeki bir tâbirden ödünç aldığı anlaşılmaktadır. Hsi-yü tâbirinin Shih Chi’de görüldüğü son yer Bölüm 117, s. 3044, satır 5’tir: 康 居 西 域 重 譯 請 朝…”. Buna göre Hsi-yü, K’ang-chü (Sogdiana) ile beraber coğrafi-etnik bir ad olarak veya bir dev­let adı gibi kullanılmıştır[26].
Dolayısıyla Çinlilerin “Hsi-yü” yani “Batı Toprakları” tâbirini Hsiung-nu’lardan (Hun) ödünç aldıkları ve bu yönüyle “Batı Toprakları” tanımlamasının Hsiung-nu (Hun) idarî taksimatına has bir kavram olduğu anlaşılmaktadır. O hâlde Doğu Türkistan toprakları Çinliler için çok “yeni” topraklardı ve esasında “Hunlara âit” idi.
Doğu Türkistan Sahasının İlk Sâkinleri Sayılan Milletler
1- İndo-Cermenler
Milattan önceki devirlerde İndo-Cermen halklarının bütün Orta Asya’ya yayılmış ol­duğu ve milattan sonra I. yüzyıldan itibaren güney batıya doğru kaymaya başladıkları iddia edilmektedir[27]. Oldukça tartışmalı olan ve fantastik bir biçimde epey eski devirlere atfedilen bir Aryan istilasından bahsedilmekte [28] ve bu tezden hareketle İndo-Germen nüfusun bugünkü Doğu Türkistan coğrafyasında da yurt tutmuş olduğu ileri sürülmektedir[29].
Hatta Yüeh-chih, Wu-sun, Saka, Kırgız gibi halkların Türk değil, esasında İndo- Germen olduğu tezinden hareketle[30] Doğu Türkistan’ın ilk sâkinlerinin İndo-Germenler olduğu neticesine varılmaktadır. Hatta Türkistan sahasının ilk halklarından biri olarak Yu­nan Baktriyalılar zikredilmekte ve Sakalar dahi işgalciler olarak nitelendirilmektedir[31]. İndo- Germen teoriler bilinen siyasî ve ideolojik mahiyetleri sebebiyle daha çok ilmî açıklamalara ihtiyaç duymaktadır. Bu sebeple İndo-Germenlerin Doğu Türkistan sahasına gelmiş oldukla­rı hususuna dahi tereddütle yaklaşmak gerekmektedir.
2- Hintliler
Hintli tüccarların miladî I. yüzyıldan beri bugünkü Doğu Türkistan sahasında ticaret ile iştigal ettikleri ve Tarım Havzasının güney ve batısında ticaret kolonileri kurdukları bilinmektedir[32]. Bunun dışında Budist misyonerler Hindistan’dan kuzeye gitmiş, orada Budizm’i yaymış, Kuça ve Hoten birer Budizm merkezi hâline gelmiştir[33]. Aynı zamanda bu misyonerler Gandara stili Buda heykelleri, Kuzey ve Orta Hindistan’dan kayın ağacı kabuklarına ve palmiye yapraklarına yazılmış yazılar da getirmişlerdir. Hintli rahipler Sanskritçe dinî eserler yazmışlar ve bu dili Orta Asya’da öğretmişlerdir. Doğu Türkistan’da bıraktıkları yazılı bakiyeler klasik Sanskritçe değil “hybride” denen halk diline yakın bir dildeydi[34]. Fa­kat Hintlilerin Doğu Türkistan sahasına yerleştiklerine veya siyasî bir bünye oluşturdukları­na dâir herhangi bir delil yoktur.
Doğu Türkistanlı tarihçi Turgun Almas’ın dediği gibi Budizm milâttan önce ve son­raki dönemlerde Hindistan’dan Tarım Havzasındaki Hoten, Kaşgar, Kuça, Karaşar ve Turfan’a yayılmıştı. O sıralar Budizm’e ait kitaplar Türkçe’ye veya Doğu Türkistan’da konuşulan diğer dillere çevrilmediği için bölge halkı Sanskritçe ve Hintçe yazılmış kitapları okumuş ve bu dillerde ibadet etmişlerdi. Bundan dolayı ele geçen yazılı belgelerin Sanskritçe veya Hintçe olması bölge halkının Sanskritçe veya Hintçe konuştuğuna dalalet olamaz[35]. Dolayı­sıyla Hintliler eski Doğu Türkistan’da ancak din kitapları vesilesiyle edebî bakımdan varlık göstermişlerdir. Bölgenin etnik yapılanmasına tesir ettikleri söylenemez.
3- Sogdlar
VII. ve VIII. yüzyılda ticarî faaliyetlerini yaygınlaştırmalarına [36] rağmen tüccarlıkla­rıyla ün yapan ve Iran dilli bir kavim olarak bilinen ve esas sahaları Maveraünnehr olan[37] Sogdlar Doğu Türkistan’da hiçbir zaman kendilerine âit bir devlet kurmamışlardır. Güçlü kavimler arasında Doğu Türkistan’da varlıklarını sürdürmüş olmaları pek mümkün görünmemektedir. Tanrı Dağlarının güneyinden kıvrılan yol boyunca elde edilen yazılı bakiyeler onların şehirlerde küçüklü büyüklü topluluklar halinde yaşadıklarını göstermektedir. Çin kaynaklarındaki bilgilerden Ch’ang-an’da zaman zaman kalabalık bir kütle halinde bulun­dukları anlaşılmaktadır. Nitekim Tarım Havzasının batısında ve Batı Türkistan’da bazı Sogdça belgeler bulunmuştur. Bunların varlıklarını sürdürememelerinin ticarete pek düşkün olmalarından kaynaklandığı görülmektedir[38]. Sogdların milâdî devirlerden biraz önce Hoten civarında ticaret kolonileri kurdukları bilinmektedir[39].
Ancak Gök-Türkler devrinde Doğu Türkistan’daki ticarî faaliyetlerinde altın devirle­rini yaşamış olan Sogdlar[40] çok geç bir tarihte bölgeye gelmişlerdir ve dolayısıyla ilk sâkinlerden biri olarak sayılmaları mümkün değildir.
4- Toharlar
İlim âlemindeki bazı görüşlere göre Grek kaynaklarındaki Toharlar Çin kaynakların­daki Yüeh-chih’lerdir[41]. Eğer böyle ise bunlar Doğu Türkistan’ın asıl sâkinleridirler ve Hunların M.Ö. III. yüzyılda bölgede idâreyi ele almalarına kadar Tarım Havzası boyunca yayılmışlardır. Ancak bu Yüeh-chih=Tohar tezi çok tartışmalıdır ve birçok âlim tarafından kabûl edilmemektedir[42].
Ptolemaeus (M.S. 90-157) “raxopoı” ile Seyhun Havzasının kuzeyini, “röxapoı” ile Baktriya’yı kastediyordu[43]. Tibet kaynakları ise VI-VIII. yüzyılda Beşbalık, Qoço ve Karaşar için “Twyry” adı kaydetmektedir ki, bu Tohar adıyla ilgili görünse de Henning tarafından doğrudan Beşbalık, Qoço ve Karaşar ahalisine verilen umûmî bir adla alâkalı gibi görülmek- tedir[44]. Ayrıca Ta-hsia=Tohar özdeşleştirmesi yapanlar çıksa da Ta-hsia’nın bir kavim değil coğrafya adı olduğu bilinmektedir[45].
Annemarie von Gabain, Pamir yaylasının güney batısındaki bir bölgenin her zaman için Toharistan olarak adlandırıldığı görüşündedir. Tohar diline ait yazmalar sadece Tanrı Dağlarında bulunmuştur. Yüeh-chih’leri Toharlarla eşleştiren bazı görüşler olsa da bu görüş­ler ispata muhtaçtır ve Hint-Avrupa dil teorisi etkisindedir[46]. Turfan’da bulunan dinî metin­ler Toharcanın (A) lehçesi, Kuça’dan Turfan’a kadar olan yerde bulunan dünyevî metinler ise Toharca (B) lehçesi olarak tasnif edilmiştir. Toharca (B) lehçesinin Turfan’da yoğunlaştığı söylenmiştir. Toharlar Budist idiler ve bu münasebetle dillerine ait metinlerin tamamına yakını dinî mahiyettedir. Kuça da Toharlar için çok mühim bir Budizm merkeziydi. Eski Türkçe dini metinlerde geçen Budist terim ve deyimler Sanskritçeden Toharca aracılığıyla geçmiştir. Toharca (A) lehçesi Budist Türkler tarafından kutsal sayılmış ve ibadet dili olarak kullanılmıştır. Bunun yanında Toharlar arasında Maniheizm de yayılmıştı. Toharların geliş­kin bir kültüre sahip oldukları görülmektedir. Öte yandan Toharca (B) lehçesi konuşanlar ancak Gök-Türkler devrinde Kuça’da yaşamaktaydılar[47]. E. Waldschmidt, plastik fresk ve resimlerin stil analizlerine göre Doğu Türkistan’da ancak miladî 600-800 yıllarında dinî ci­hetten Tohar kültürünün etkili olduğunu belirtmektedir[48]. Toharca en eski metinlerin M.S. V. yüzyıla âit olduğu bilinmektedir[49].
Öte yandan Çinliler Tohar yer veya kavim adını çok sonraları, Tabgaçlar devrinde (M.S. IV. yüzyıl) tanımışlardır[50].
Tohar = Yüeh-chih özdeşleştirmesi bugün hâlâ dillendirilmektedir[51] ve bu eşleştirme doğrulanırsa Doğu Türkistan’ın en eski sâkinleri Toharlar olacaktır. Bize göre bu görüş uzak bir ihtimaldir.
5- Çinliler
Bugünkü Marksist-Maocu resmî Çin ideolojisine göre Doğu Türkistan’ın en eski sâkinleri şunlardır:
  • Batılı ırklar: Hint-Avrupalılar
  • Doğulu ırklar: Moğol ırkı, Doğulu ve Batılı ırkların karışımı bir ırk ve Çin ırkı[52]. Bu görüşe göre Türk, sadece 552-744 yılları arasında hüküm süren bir kabileler birliğinin adıydı ve Doğu Türkistan’ın Türklük ile bir alâkası yoktu[53].
Çinliler Önceki Han devrinde (M.Ö. 206-M.S. 25) ilk defa Doğu Türkistan toprakla­rıyla tanışmış[54] ve Sonraki Han devrinde (M.S. 25-220) özellikle 73-108 yılları arası tüm güçleriyle Doğu Türkistan coğrafyasını hâkimiyetleri altına almaya çalışmışlardır[55]. T’ang devrinde (618-907) ise Doğu Türkistan’da epey güçlenmişlerdir[56]. Bu münasebetle bölgeye yerleşen Çinliler olmuştur. Turfan’da çok miktarda Çin parası ve yazması bulunmuştur. Bu metinlerin tamamına yakını Budizm ile ilgilidir; bunun yanında Konfüçyüs, Maniheist ve diğer inanışlara ait Çince metinler de mevcuttur[57].
Görüldüğü gibi Çinliler Doğu Türkistan’a ancak işgalci sıfatıyla nüfûz etmeye çalışmışlardır. Muasır tarih yazımlarında ise Doğu Türkistan’ı Çinlilerin kadim toprağı olarak gös­termek için hemen her dilde türlü neşriyata girişmişlerdir[58]. Çinliler bu tür propaganda ki­taplarıyla çeşitli tarihî belgeleri çarpıtarak neticeye varmaya çalışmaktadırlar. Meselâ Divanü Lûgat-it-Türk’de geçen “Tawgaç” maddesini misal göstererek Doğu Türkistan’ın Türkler tarafından dahi Çin toprağı olarak görüldüğünü öne sürmüşlerdir[59]. Kâşgarlı Mah­mud şöyle demektedir: “Tawgaç: “Maçin’in adıdır. Burası Çin’den dört ay uzaktadır. Çin aslında üç bölüktür: Birincisi “Yukarı Çin’dir ki doğudadır; buna Tawgaç derler. İkincisi “Orta Çin”dir; burası “Xıtay” adını alır. Üçüncüsü “Aşağı Çin”dir, “Barxan” adı verilir; bu, Kaşgardadır. Lâkin, şimdi “Maçin”, “Tawgaç” diye tanınmıştır. “Xıtay” ülkesine de “Çin” denilmiştir”[60]. Hâlbuki “Çin” ve “Maçin” adları çeşitli devirlerde farklı bölgelere atfedilmiş- tir. Kaldı ki “Çin” adı esasında Türklerin yaşadıkları Kan-su eyaletindeki Göksu bölgesi için kullanılmış ve Türklerin en eski devirlerde kurdukları devlete “Çin” adı verilmiştir. Çinliler ise “Çin” adını kabul etmemişler ve Türklerden ayrılmak için kendilerine “Han” adı vermiş­lerdir ki bugün de aynı durum söz konusudur. Çinliler hiçbir zaman kendilerine Çinli ve ülkelerine Çin adı vermemişlerdir. M.Ö. 221 yılında tüm Çin topraklarını tek bir çatı altında toplayan Ch’in Hanedanı’nın esasen Türk olduğu bilinen bir vakadır[61]. Dolayısıyla Kâşgarlı Mahmut’un bahsettiği “Çin” ile Çinlilerin hiçbir alâkası yoktur[62].
Çinlilerin en eski coğrafya kitaplarından biri olan Shan Hai Ching (yazılışı M.Ö. III-II. yüzyıl)’de Kun-lun, Ch’i-lien gibi dağları ifade ettiği söylenen imlerin geçmesinden hareketle bugünkü Doğu Türkistan coğrafyasının Çin ile beraber düşünüldüğünü öne sürmektedir- ler[63]. Bu iddiaların elle tutulur hiçbir tarafı yoktur.
1221 yılında Chin İmparatoru tarafından Cengiz Han’a gönderilen elçi Wu-ku-sun, Yü-men geçidinden (bu geçit tabiî Çin sınırı sayılır ve bundan sonra Doğu Türkistan toprak­ları başlar) sonra batıya doğru seyahatinde yüzden fazla şehir gördüğünü ve bu şehirlerden hiçbirinin Çince ad taşımadığını kaydetmiştir[64].
Çinlilerin edebiyat, yazı, ticaret ve kültür cihetlerinden Doğu Türkistan üzerinde te­sirleri olduğu bir gerçektir ancak Doğu Türkistan’ın ilk sâkinleri olarak sayılmaları mümkün değildir.
6- Tibetliler
III. ve IV. yüzyılda Doğu Türkistan sahasında kısmî faaliyetlere girişen Tibetli Ti ve Ch’iang kavimleri[65] bir yana Tibetliler ancak VII. yüzyıldan IX. yüzyıla kadar Doğu Türkis­tan’da önemli bir rol oynamışlardır[66]. 783’de imzalanan Çin-Tibet anlaşması Tibetlilere Doğu Türkistan’da haklar vermiştir[67]. Turfan’da ortaya çıkarılan Tibetçe Budist el yazmaları ve Tun-huang’daki bazı resmi belgeler XI-XII. yüzyıllara aittir. Miran kalesinin güney yolu üzerinde de çok sayıda yazma bulunmuştur[68].
Böylece Tibetlilerin din ve kültür bakımından Doğu Türkistan’a bazı tesirler yaptıkları ancak VIII. yüzyıl gibi çok geç devirlerde işgalci olarak bölgeye geldikleri anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Tibetliler bölgenin ilk sâkinlerden biri olarak değerlendirilemez.
7- Moğollar
Moğollar ilk olarak XII. yüzyılın sonlarında Cengiz Han tarafından tek vücut edilip güçlenmişler ve bu sayede sonrasında Doğu Türkistan sahasına inebilmişlerdir. Moğol boyla­rının bu sahada daha evvel etkin bir rol oynadıklarını söylemek zordur[69]. Turfan’da yapılan kazılarda bulunmuş olan mektuplar ve Moğolca Budist blok basma yazıları XIII. yüzyıla aittir[70]. Devlet olma becerisini Türklerden çok sonra edinen Moğolların Doğu Türkistan sahasında eski devirlerde bir varlık gösterememiş oldukları bir gerçektir.
8- Türkler
Türkistan’da yapılan keşiflerden önce Türk kavimleri ve Doğu Türkistan hakkındaki bilgilerimiz azdı. Elde var olan tek şey Selçuklulara ve Osmanlılara ait metinler ile Çağatay lehçesinde yazılmış ve esas itibarı ile dinî ve edebî eserlerdi. Bunun yanında Doğu Avrupa, Batı Asya ve Sibirya’daki çok sayıda muasır Türk lehçeleri hakkında bazı malûmatlar da vardı. 19. yüzyıl sonunda Thomsen’in, şimdiki Moğolistan topraklarında bulunan Orhun Kitabeleri’ni çözümlemesi durumu biraz değiştirmeye başlamıştır. Akabinde Almanların Turfan keşifleri ile eski Türkçe el yazmaları ve blok basma yazılar ortaya çıkarılmıştır. Bu­nun yanında bulunan resimler, arkeolojik malzemeler bu sahadaki eski Türk varlığı hakkın­da bilgi edinmemizi sağlamıştır[71]. Ayrıca Sinoloji alanında yapılan çalışmalar da bu varlığın epey gerilere gittiğini göstermiştir.
Türklerin menşe efsanelerinden biri Doğu Türkistan’da geçmektedir. Buna göre kom­şu ülke tarafından mağlup edilen ve soyları tamamen katledilen Türklerden sadece on yaşındaki bir çocuk sağ kalmıştı. Galipler onu öldürmeye kıyamadılar ve onun ayaklarını kesip bataklığa yani Etsin Göl’e bıraktılar. Çocuk burada bir dişi kurt tarafından beslenip büyütül­dü. Çocuk büyüyünce kurt ile birleşti ve kurt gebe kaldı. Komşu ülke çocuğun yaşadığını öğrenince oraya adamlarını gönderdi. Adamlar gelince çocuk ve kurt Turfan dolaylarına kaçtılar ve orada bir mağaraya sığındılar. Mağarada on çocukları oldu ve bunlar dışarıdan kızlarla evlendi. Böylece Türkler yeryüzüne yayıldılar[72].
Türklerin türeyiş efsaneleri de göz önünde bulundurulunca Türklerin anavatanı tartışmalarında şimdiki Moğolistan toprakları ve Altay tezi epey taraftar kaybetmiş ve Batı Türkistan, Tanrı Dağları, Doğu Türkistan ve Aral bölgeleri tezi de dillendirilmiştir[73]. Yine de Altaylar ve Güney Sibirya sahasının Türklerin ana yurdu olduğu görüşünün hâkim görüş olduğunu zikretmekte fayda vardır.
Çinliler Doğu Türkistan’ı Hunların sağ kolu olarak görüyorlar ve Doğu Türkistan’a hâkim olmanın Hunların sağ kolunu kesmek manasına geldiğini söylüyorlardı. Çin kaynak­ları da Doğu Türkistan’ı Hun toprakları olarak kabul ediyordu. Meselâ T’ai P’ing Yü Laıida Hsi-yü’nün Kao Tsung (M.Ö. 1259-1200) devrindeki Kuei-fang olduğu bildirilmektedir [74]. Buradaki Kuei-fang ise Hunların ataları olarak tasnif edilmektedir[75]. Gerçekten de milâdî devirlere takaddüm eden yıllarda Çinlilerin Doğu Türkistan’a yönelmeleri Hunların sonunu getirmiş ve Hunlar gittikçe zayıflayarak ikiye bölünmüşlerdi. Bu gerçek Mo-tun’un M.Ö. 176 yılında Çin Imparatoru’na yazdığı mektupta hâkim olduğu toprakların merkezine Doğu Türkistan’ı koymasıyla da kendisini göstermiştir[76]. Çinliler Mo-tun’un ölümünden sonra Tarım Havzasının güneyindeki yollardan Doğu Türkistan içlerine girmişler, bazı Çinli tüccarlar Fergana’daki devletlere kadar uzanmışlardı[77].
Yine Hunların ataları oldukları kabul edilen Ti’lerin[78] bulundukları istikamete göre doğuda olanlara yeşil, batıda olanlara ak ve güneyde olanlara kızıl veya al denildiği[79] ve böy- lece milattan önceki bin yılda bölgeye hâkim oldukları bilinen[80] Ti’lerden Ak ve Kızıl Ti’lerin esas itibarı ile bugünkü Doğu Türkistan coğrafyasında yayıldıkları anlaşılmaktadır. Nitekim Turfan ve çevresinin Kızıl Ti’lerin ve daha sonraki Töles ve T’ing-ling boylarının en eski yurdu olduğu Çin kaynaklarından tespit edilmiştir[81].
Zeki Velidi Togan tarafından hiç olmazsa hâkim tabakasının Türk olduğu kabûl edi- len[82] Sakalar, çok eski devirlerde Doğu Türkistan’da Tarım Havzasının güneyinden kıvrılan yol üzerindeki merkezlerde ve özellikle Hoten’de ve Tomşuk’ta yurt tutmuşlardır. Eski Fars kaynaklarına göre Sakaların yayıldığı sahalardan biri Fergana, Tanrı Dağlarının orta kısımla­rı ve Kaşgar dolaylarıdır[83]. Sakalar çok eski devirlerde Doğu Türkistan sahasında yayılmışlar ve daha sonra bugünkü Afganistan’a çekilmiş ve imparatorları Asoka’nın başkanlığında bir yandan Kuzey Batı Hindistan bir yandan da Doğu Türkistan’ın Güney bölgelerine inmişler­dir. Sakaların X. yüzyıla kadar Hoten Devleti’ne hükmettikleri bilinmektedir. Hoten yüzyıl­lar boyu Budizmi desteklemişti, Budist kültürün önemli merkezlerinden biriydi. Hoten bey­leri Hun ve daha sonraki diğer Türk devletleriyle yakın münasebetler kurmuşlardır. Hotenli “Aslan” lakaplı beyler ilk olarak X. yüzyılda Karahanlılar tarafından düşürülmüşlerdir. Saka dilinde ve Sanskrit alfabesinde metinler Hoten, Tun-huang ve kuzey yolu üzerindeki Maralbaşı gibi bazı noktalarda bulunmuştur[84]. Yine Sakaların adı Yarkend’in Çin kaynakla­rındaki eski adı olan So-chü ~ Sha-ch’e 莎 車*Saklâ~*Saklâ olarak yeniden inşa edilen adda görülmektedir; Sha-ch’e (Yarkend) adı kesinlikle Sakalardan yadigârdır[85].
Türklükleriyle ilgili bazı emareler olan Yüeh-chih’lerin ilk başlarda Tun-huang ile Ch’i-lien Dağları arasında, bugünkü Kansu bölgesinde yaşadıkları anlaşılmaktadır[86]. Yüeh- chih’ler Hunlara yenilmeden önce batıda Tanrı Dağlarının doğusunda bulunan ve Wu- sun’ların yaşadığı bölgede, Cungarya’da, Tarım Havzasındaki ülkelere kadar olan topraklar­da; kuzeyde Moğolistan sahrasının büyük kısmında ve doğuda Kansu eyaletinin bütün kuzeyinde, Tun-huang çevrelerinde, Çin Seddi’nin en batısındaki Lin-t’ao, Lung-hsi ve Yü- chung’a kadar olan sahada yaşamaktaydılar[87]. Yüeh-chih’ler M.Ö. 165’te Hunlar’a yenildik­leri sırada Kansu dolaylarında yaşıyorlardı ve göçüp Ili vadisine çekilmişlerdi[88]. Ancak Yüeh-chih’lerin Hunlara yenildikten sonra da hâlâ Kansu dolaylarında yaşadıklarına dâir malûmatlar vardır[89]. Turfan bölgesinde ise Yüeh-chih’lerin bir kolu olan Koç veya Koş boyu (-an çoğul ekini alarak Kuşan)[90] yaşamaktaydı[91]. Bu boyun adı muhtemelen tamgasının “koç” olması dolayısıyla “koç” olarak kalmıştır (benzer durum “koyun” adıyla anılan Türk boyları­nın ve devletlerinin varlığı ile de gözlemlenebilir). Turfan için Çin kaynaklarında verilen Ch’e-shih 車 師 adındaki ch’e adı chü veya k’u olarak da okunmaktadır; dolayısıyla Türkçe Koç veya Koş halk adının chü-shih veya k’u-shih olarak Çinlilerce kaydedilmiş olması pek mümkündür.
Türk boyları arasında sayılan[92] Wu-sun’lar milattan önceki devirlerde Kansu’da ve Tun-huang ile Ch’i-lien (Tibet ile Çin arasında sınır gibi duran Nan-shan veya Güney Dağla­rı) arasındaydılar[93]. Bunların vatanı bilhassa Turfan sahasıydı ve Hunlar tarafından mağlup edilince M.Ö. 160 yılında batıya, Doğu Türkistan taraflarına göç etmişlerdi[94].
Milâttan önceki devirlerde Batı Türkistan’ın kuzeyinde yaşadıkları ve M.Ö. 1. bin yıl­da Doğu Türkistan’a girdikleri bilinen[95] Kırgızlar M.Ö. 58 sıralarında Doğu Hunlarının batı­ya doğru ilerlemelerinden kaçarak doğuya gitmiş ve Kumul’un batısına gelmişlerdi. Bu sıra­da Kırgızlar Kumul ve Barköl sahasından batıya, Ak Tağ’ın güney eteklerine, Karaşar’ın kuzeyine kadar uzanmışlar[96] ve milâdın başlarında Kaşgar’da yayılmışlardı[97].
Büyük Hun Devleti kurulduktan sonra Ting-ling’lerin güney grubunun Gobi Çölün­den Çin’e ve Sarı Irmağın kaynağına doğru ilerledikleri[98] ve tabiî olarak şimdiki Doğu Tür­kistan’a girdikleri bilinmektedir. Yine Çin kaynaklarına göre miladî devirlerde bugünkü Doğu Türkistan sahasının doğu kısmında, Akdağ (Pai-shan)’ın eteklerinde, Hami dolayların­da ve Altay dağlarının güney batısında T’ieh-le (Töles) boyları yaşıyordu[99]. VI. yüzyılın başlarında Shan-shan dolaylarında Ting-ling’ler yayılmaktaydılar[100].
Sonuç
El-Birûnî, Türklerin Türkistan sahasının en eski ahalisi olduğunu kaydetmiştir[101]. Türk ırkının bir prototipi olan Andronovo kültürü taşıyıcıları M.Ö. 1700’den itibaren yavaş yavaş Orta Asya’ya hâkim olmaya başlamışlardır. Altaylara ve Tanrı Dağlarına yayılan bu ırkın hâkimiyeti Hun ve Gök-Türk çağına kadar devam etmiştir[102]. En geç Önceki Han (M.Ö. 206- M.S. 25) devrinde Tanrı Dağları etekleri, Tarım Havzası ve He-hsi koridorunda Türkler ya- şamaktaydı[103].
Rus Türkologu Malov, “Türkler milattan önce V. asırda büyük ölçüde şimdi yaşadıkla­rı yerde yaşıyorlardı” demektedir[104]. Tolstov, Türklerin milattan önce 2500 civarında Türkistan bölgesine gelmiş olduklarını ve Arîlerin bölgeyi istilasından sonra bölgede Türklerle karıştıklarını söylemektedir[105]. Yine G. Schmitt’e göre kaynaklarda Chin-man olarak geçen Beş-balık en eski devirlerde bir Türk yurdu idi[106]. Hattâ tarih öncesi dönemlerde bugün Çin toprağı sayılan ve esasında da Çinli addedilen, Doğu Türkistan’ın daha da doğusu olan Shen- hsi, Shan-hsi, Chih-li gibi yerler tamamen Türklerle meskûndu[107]. W. Eberhard da bugünkü Doğu Türkistan’ın asıl sâkinlerinin Türk olduğuna Sinolojik mülahazalar neticesinde vara- bilmiştir[108]. Dolayısıyla Türklerin Doğu Türkistan’a çok geç devirlerde geldiği, bölgenin asıl ahalisinin başka milletlerden olduğu yönündeki genel görüş[109] doğru değildir.
Sonuç olarak makalemiz umûmî görüşün aksine bilhassa Çin kaynaklarındaki kayıtla­ra dayanarak esasen Doğu Türkistan coğrafyasına atfedilen “Hsi-yü” adının ilk geçtiği yerler incelenerek Türklerden ödünç alınmış olabileceğini; Doğu Türkistan’ın Hun Devleti için bir varlık sebebi olduğunu ve bu yüzden en eski devirlerden beri Türklerin hayat sahası hâline geldiğini; bölgedeki ilk sâkinleri başka milletler olarak gösteren arkeoloji ve dil çalışmalarının eksik ve bazen de taraflı olduğunu dolayısıyla yazılı kaynaklardan da istifade etmek ge­rektiğini ve Doğu Türkistan’daki en eski sâkinlerden birinin Türkler olmasının çok büyük bir ihtimal teşkil ettiğini ortaya koymuştur.
Araş. Gör., İstanbul Ün. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, kursatyildirimtr@yahoo.com
Kaynak: Türk Dünyası incelemeleri Dergisi / Journal of Turkish World Studies, XII/1 (Yaz 2012), s.419-440.
Not: Çince yazılarda hatalarımız olabilir. Pdf’den bu kadar kopyalayabildik. :)

KAYNAKÇA
♦ ABAZOV, , The Palgrave Concise Historical Atlas of Central Asia, New York, 2008. ABDURRAHMAN, V., “Orta Asya’daki Bir Kısım Türk Yer Adları ve Bu Yerlerin Tarihî Süreç İçerisindeki Siyasî Durumu Üzerine”, Çağdaş Türklük Araştırmaları Sempozyu­mu, Ankara 2002, s. 202-219.
♦ ALMAS, T., Uygurlar, Çev. D. Ahsen Batur, İstanbul 2010.
♦ BAILEY, W., “The Kingdom of Khotan”, Papers on Far Eastern History, C. IV, 1971, s.1- 16.
♦ BECKWITH, I., İpek Yolu İmparatorlukları, Çev. K. Yıldırım, Ankara 2011.
♦ BERNŞTAM, A. N., “K Voprosu ob Usun, Kuşanah, Toharah”, Sovetskaya Etnografya, Nu. 3, Moskva-Leningrad 1947.
♦ BİÇURİN, H. Ya., Sobraniye Svedeniy O Narodah Obitavşih v Sredney Azii v Drevniya Vre- mena, 3 Cilt, Sanktpeterburg 1851.
♦ Biruni’s Picture of World, Z. V. Togan, New Delhi 1937.
♦ BOROVKOVA, A., Tsarstva “Zapadnogo Kraya” vo II-I Vekah do N. E., Moskva 2001.
♦ BRETSCHNEİDER, E., Mediaeval Researches, I, London 1967.
♦ CH’EN-Ming, “Ku-tai-hsi-yü-te-liang-pu-yin-tu-fa-wen-yi-tian”, Tzu-jan-k’e-hsüeh-shih- hsüeh-pao, Nu. 4, 2001, 332-351.
♦ CHAVANNES, , Documents sur Les Tou-Kiue (Turcs) Occidentaux, St Pétersbourg 1903.
♦ CHAVANNES, , “Les Pays d’occident d’aprés le Wei lio”, T’oung Pao, C. II, Nu. 6, 1905, s.519-571.
♦ CHAVANNES, , “Trois généraux chinois de la dynastie des Han orientaux”, T’oung Pao, C. II, Nu. 7, 1906, s.210-269.
♦ CHAVANNES, , “Les pays d’Occident d’aprés le “Heou Han chou””, T’oung Pao, C. II, Nu. 8, 1907, s.149-234.
♦ Chung-kuo-li-shih, , Chang Ch’i-chih, Beijing 20067.
♦ CLAUSON, G., “The Earliest Turkish Loan Words in Mongolian”, Central Asiatic Journal, C. IV, Nu. 3, 1959
♦ CLAUSON, G., “Eski Türkçede Yabancı Unsurlar”, Çev., C. Kaya, Türklük Araştırmaları Dergisi, Nu. 8, 1997.
♦ CORDIER, , Histoire Generale de la Chine et de ses Relations avec les Pays Etrangers, C.I, Paris, 1921.
♦ Chou Shu, Beijing
♦ CZEGLÉDY, C., Turan Kavimlerinin Göçü, Çev., G. Karaağaç, İstanbul
♦ ÇAY, M.-Durmuş, İ., “İskitler”, Türkler, C. I, ed., H. C. Güzel-K. Çiçek-S.Koca, Ankara 2002.
♦ Çin’in Xinjiang Bölgesi, Li Sheng, Türk. Çev. Xu Xinyue, Urumçi 2006.
♦ De GROOT, J. M., Die Hunnen Der Vorchristlichen Zeit, C. I, Berlin 1921.
♦ De GROOT, Die Westlaende Chinas in der vorchristlichen Zeit, C. II, Berlin 1926.
♦ DEGUİGNES, , Histoire Générale des Huns, des Turcs, des Mongols et Autres Tartares Occidentaux, C. I/2, Paris 1756.
♦ EBERHARD, W., Lokalkulturen im Alten China: Erster Teil Die Lokalkulturen Des Nordens und Westens, T’oung Pao, 37, Supplément,
♦ EBERHARD, W., “Çin Kaynaklarına Göre Orta ve Garbi Asya Halklarının Medeniyeti”, Türkiyat Mec­muası, VII-VIII, Nu. 1, İstanbul 1942, s.125-187.
♦ EBERHARD, W., “Muahhar Han Devrinde (m.s.25-220) Hun Tarihine Kronolojik Bir Bakış”, Belleten, 16, Ankara 1940, s.337-385.
♦ EBERHARD, W., Çin Tarihi, Ankara 2007.
♦ Erken İç Asya Tarihi, Der., Denis Sinor, İstanbul, 20034.
♦ ESİN, Emel, “İç Asya’da Milattan Önceki Binyılda Türklerin Atalarına Atfedilen Kültürler”, Türkler, I.
♦ FRYE, N., Orta Asya Mirası, Çev., F. Tayanç-T. Tayanç, Ankara 2009.
♦ GABAIN, v. Das Uigurische Königreich von Chotscho 850-1250, Berlin 1961.
♦ HALOUN, , “Zur Üe-tsi Frage”, Zeitschriften der Deutschen Morgenländischen Gesellschaft, C. XCI, 1937.
♦ Han Shu, Beijing 1997.
♦ HANSEN V., “New Work On The Sogdians, The Most Important Traders On The Silk Road, D. 500-100”, T’oung Pao, C. LXXXIX, Nu. 1-3, 2003.
♦ HAUSSİG, W., İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi, Çev., M. Kayayerli, İstanbul 2001.
♦ HAYİT, B., “Türkistan Terimi Üzerine”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Nu. 53, Nisan 1988.
♦ HENNING, W. , “Argi and Tokharians”, Bulletin of the School of Oriental Studies, IX/3. HIRTH, F., China and the Roman Orient, Shanghai-Hongkong 1885.
♦ HENNING, W. , “The Story of Chang K’ien, China’s Pioneer in Western Asia”, Journal of the American Oriental Society, C. XXXVII, 1917, s.89-152.
♦ HUANG CHİ-HUEİ, T’ang Devrinde Tibetlilerin, Çinliler ve Orta Asya Kavimleriyle Münâ­sebetleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Umumî Türk Tarihi Kürsüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1970.
♦ HUDYAKOV, Yu. S., “Kırgızı v Vostoçnom Turkestane”, Kırgızı: Etnogenetiçeskiye i Etno- kulturniye Protsessı v Drevnosti i Srednevekovye v Tsentralnoy Azii. Materialı Mejdunarodnoy Nauçnoy Konferentsii, Posvyasçennoy 1000 Letiyu Eposa “Manas” 22-24 Sent. 1994 g., Bişkek 1996, s.180-181.
♦ HULSEWE A. F. P.- LOEWE, M. N., China in Central Asia: The Early Stage 125 BC-AD 23, Leiden 1979
♦ IVANOV V. (Ed.), Toharskiye Yazıki, Moskva 1959.
♦ İNAYET, , “Divanü Lüğat-it Türk’de Geçen “Çin” ve “Maçin” Adı Üzerine”, Turkish Studies, C. II, Nu. 4, 2007.
♦ İZGİ, Ö., “Orta Asya’nın Türkleşmesi”, Tarih Enstitüsü Dergisi, Nu. 12, İstanbul 1982.
♦ KAFESOĞLU, İ., “Tarihte Türk Adı”, Reşit Rahmeti Arat İçin, Ankara 1966.
♦ KAFESOĞLU, İ., Türk Millî Kültürü, İstanbul 200323.
♦ KÂŞGARLI MAHMUD, Divanü Lûgat-it-Türk, I, Çev. Besim Atalay, Ankara 20065. KNOBLOCH, E., Beyond The Oxus, London
♦ KURBAN, İ., Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944-1949), Ankara 1992.
♦ KURBAN, İ., Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.
♦ LİGETİ, , “Hunların Dili”, Çev., J. Eckmann, Türk Dili Belleten, C. III, Nu. 12-13, 1945.
♦ LİN MEİ-CUN, Hsi-yü-wen-ming, Pekin 1995.
♦ LİTVİNSKİİ, B. , Vostochnii Turkestan v Drevnosti i Rannem Srednevekov’e: Hozyaistvo, Material’naya Kultura, Moskva 1995.
♦ LIU MAU-TSAI, Kutscha und seine Beziehungen zu China vom 2. Jh. v. bis zum 6. Jh. n. Chr., I, Wiesbaden 1969.
♦ MCGOVERN, W. M., The Early Empires of Central Asia, Chapel Hill 1939.
♦ MAIR, V. H., “History of Chinese Turkistan in the pre-Islamic Period”, Sino-Platonic Papers, Nu. 16, March 1990, s. 13-18.
♦ MAIR, V. H., Mummies of the Tarim Basin” Archaeology, C. XLVIII, Nu. 2, March/April, 1995, s. 28-35.
♦ MALLORY, J. P.-Mair V. H., The Tarim Mummies: Ancient China and the Mystery of the Earliest Peoples from the West, London 2000.
♦ MARQUART, J., Eransahr Nach der Geographie des Ps.Moses Xorenac’i, Berlin 1901.
♦ MARQUART, J., Die Chronologie der Alttürkischen Inschriften, Leipzig 1898.
♦ MASICA, C. P., The Indo-Aryan Languages, Cambridge 1991.
♦ MORI Masao, “Higashi tokketsu koka ni okeru sogudo-jin” (Doğu Türk Kaganlığı’nda Sogdlar), Kodai toruko minzokushi kenkyu, C. I, Tokyo, 1967, s.61-94.
♦ ONAT, A., Milâddan Sonra Güney Hunları (25-220), Ankara Üniversitesi Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara 1972.
♦ ONAT, A., “Hunların Doğuda Siyasal Üstünlük Dönemi (M.S. 25-46)”, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. XXXI, Nu. 1-2, Ankara 1987, s.383-396.
♦ ONAT, A., “Eski Orta Asya Kavimlerinin Çin ile Olan İlişkileri Hakkında Kısa Bir İnceleme”, An­kara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. XV, Ankara 1991, s. 63-71.
♦ ONAT, A., “Han Döneminde Hun-Çin Ekonomik İlişkileri (M.Ö. 206-M.S. 220)”, Belleten, C. LIV, Ankara 1990, s.611-624.
♦ ÖGEL, B., “Çin Kaynaklarına Göre Wu-sun’lar ve Siyasi Sınırları Hakkında Bazı Problemler”, Ü. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. VI, Nu. 4, Ankara 1948, s.258-278.
♦ ÖGEL, B., “Orta Asya Kabileleri Hakkında Araştırmalar I: Yüeh-ch’i’ler”, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. XV, Nu. 1-3, Ankara 1957, s.247-278.
♦ ÖGEL, B., “Doğu Göktürkleri Hakkında Vesikalar ve Notlar”, Belleten, C. XXI/81, Ocak 1957.
♦ ÖGEL, B., Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. I-II, Ankara 1981.
♦ ÖGEL, B., İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 20035.
♦ ÖZERDİM, M. N., ” “Hsi-Yü” Olarak Çin Türkistanı’nın Tarihî Sınırlaması ve Tarihî Önemi”, Ü. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. XV, Nu. 1-3, Ankara, 1957, s.209-217.
♦ ÖZERDİM, M. N., “Çin Kaynaklarına Göre Çin Türkistan’ının Şehirleri I”, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. VIII, Nu. 1-2, Ankara, 1950, s.234-238.
♦ ÖZERDİM, M. N., “Çin Kaynaklarına Göre Çin Türkistan’ının Şehirleri II”, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. IX, Nu. 1-2, Ankara 1951, s.105-110.
♦ ÖZERDİM, M. N., “Çin Kaynaklarına Göre Çin Türkistan’ının Şehirleri III”, Ankara Üniversitesi Dil Ta­rih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. X, Nu. 3-4, Ankara 1952, s.161-166.
♦ PAN CHI-HSIN, Hsin-chiang Ch’u-t’u-ku-chih-yen-chiu, Urumçi 1983.
♦ PARKER, H., “Tartars and Chinese before the Time of Confucius”, English Historical Review, C. XXII, Nu. 88, Oct., 1907.
♦ PULLEYBLANK, G., “The Wu-sun and Sakas and the Yüeh-chih Migration”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, C. XXXIII, s. 154-160.
♦ PULLEYBLANK, G., “A Sogdian Colony in Inner Mongolia”, T’oung Pao, C. XLI, Nu. 4/5, 1952, s.317-356.
♦ SAMOLİN, , East Turkestan to the Twelfth Century, Hague 1964.
♦ SCHMİTT, , “Wo siedelten nachweislich türkische Stämme im ersten Jh vor bzw. Nach der Zeitenwende”, Acta Orientalia, Nu. 24, 1971.
♦ SHANG YAN-BİN, Xi-yu Wen-hua, Liaodong
♦ Shih Chi, Beijing 1997.
♦ SHIRATORI, K., “On the Territory of the Hsiung-nu Prince Hsiu-t’u Wang and his Metal Statues for Heaven Worship”, Memoirs of the Research Department of the Toyo Bunko, Nu. 5, Tokyo 1930, s.1-79.
♦ SINOR, , “The Scope and Importance of Altaic Studies”, Journal of the American Oriental Society, C. LXXXIII, Nu. 2, Apr.-Jun., 1963.
♦ SKAFF, J. , “The Sogdian Trade Diaspora In East Turkestan During The Seventh And Eighth Centuries”, Journal of the Economic and Social History of the Orient, XLVI/4, 2003.
♦ SU BEI-HAI, Hsi-yü-li-shih-ti-li, Urumçi
♦ ŞULGA, İ., Sintsyan v VIII-III vv. do n.e, Barnaul 2010.
♦ ŞULGA, İ., “Osoobennosti Etnokulturnıh Protsessov na Territorii Sintsyana (Kitay) v VIII-III vv.
♦ do n.e.”, Trudı III (XIX) Vserossiyskogo Arheologiçeskogo Syezda, I, Moskva 2011, s. 407-408.
♦ T’ai P’ing Yü Lan, Beijing 1997.
♦ TS’ENG WEN-WO, Chung-kuo-ching-yin-hsi-yü-shih, Shang-hai, 1936.
♦ T’ung Tien, Beijing 1997.
♦ TEZCAN, , Kuşanlar Tarihi (Yüeh-chih’lardan Kuşanlara), Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Erzurum 1996.
♦ TARHAN, M. T., “Eskiçağda Kimmerler Problemi”, Türk Tarih Kongresi, Ankara 1979.
♦ TAŞAĞIL A., Gök-Türkler, I, Ankara 20032.
♦ TAŞAĞIL A., Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Ankara 2004.
♦ TİAN WEİ-JİANG, CAO Yİ-QUN, Xinjiang Tarihi, Beijing 2003.
♦ TOGAN, Z. V., Türk Türkistan, İstanbul 1960.
♦ TOGAN, Z. V., “Türk Sanat Tarihi Araştırmalarının Temel Meseleleri”, Türk Kültürü El Kitabı, C. II/1a, ed. Z. Velidi Togan-H. İnalcık-E. Esin, İstanbul 1972.
♦ TOGAN, Z. V., Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, C. I, İstanbul 19812.
♦ TOGAN, Z. V., Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1981.
♦ TÜRKELİ, C., Çin Kaynaklarına Göre Hunların Ataları, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1990.
♦ TÜRÜKOĞLU Gök Alp, Sınırlandırılmış Türk Tarihi, C. I, Ankara 1976.
♦ Xi-yu Tong-shi, ed. Yu Tai-shan, Beijing
♦ VASİLEY, L. , “Banj Cao v Zapadnom Krae”, Vestnik Drevnei Istorii, C. I, 1955.
♦ WANG PING-HUA, LIU WEN-SU, Hsin-chiang Li-shih-wen-wu, Urumçi 1999.
♦ WATSON, , Records of the Grand Historian of China, 2 Cilt, New York 1961.
♦ Wei Shu, Beijing 1997.
♦ WOOD, F., The Silk Road: Two Thousand Years in the Heart of Asia, Berkeley 2002.
♦ WYLIE, A., “Notes on the Western Regions”, The Journal of the Anthropological Institute of Great Britain and Ireland, C. X, 1881, s.20-73.
♦ WYLIE, A., “Notes on the Western Regions”, The Journal of the Anthropological Institute of Great
♦ Britain and Ireland, C. XI, 1882, s.83-115.
♦ YILDIRIM, , Türk Tarihi İçin Eski Çince Türkçe Sözlük, İstanbul, 2010.
♦ YILDIRIM, , Bugünkü Doğu Türkistan Coğrafyasında Kurulan Şehir Devletleri İle Çin Arasındaki Münasebetler (Milâdî 73-108), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayın­lanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2011.
♦ YILDIRIM, , “Başlangıcından II. Yüzyılın Ortalarına Kadar Doğu Türkistan Çin Münâsebetlerine Genel Bir Bakış”, Trakya Ün. Edebiyat Fakültesi Dergisi, II/1, 2012, s. 123-156.
♦ YULE, , Cathay and the Way Thither, I-II, London 1866.
♦ YU Taishan, “A Study of the History of the Relationship Between the Western and Eastern Han, Wei, Jin, Northern and Southern Dynasties and the Western Regions”, Sino- Platonic Papers, Nu. 173, October, 2006.
♦ YU Taishan, “The Origin of the Kushans”, Sino-Platonic Papers, Nu. 212, July 2011.
♦ YÜ YING-SHIH, Trade and Expansion in Han China A Study in the Structure of Sino Barbarian Economic Telations, Berkeley 1967.
♦ Zhong-hua Duo-yuan Yi-ti Ge-ju, Beijing 2003
Dipnotlar: 
[1] Meselâ Mair: “Tarım Havzasının en erken halkı İndo-Avrupalı Toharlar ve İranlılardır” (V. H. Mair “History of Chinese Turkistan in the pre-Islamic Period”, Sino-Pla-tonic Papers, Nu. 16, March 1990, s. 2-3). R. N. Frye: “Türk aşiretler bininci yılın başlarında Orta Asya’nın do­ğusundaki ve batısındaki vaha devletlerine sızmaya başladılar… Doğu Türkistan’ı yağmalatan ve yavaş yavaş yerleşen sadece Türkler değildi.” (Orta Asya Mirası, Çev., F. Tayanç-T. Tayanç, Ankara 2009, s. 255). Yine bkz. H. W. Haussig, İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi, Çev., M. Kayayerli, İstanbul 2001, s. 279 vd.; E. Waldschmidt, Gandhara, Kutscha, Turfan, eine Einführung die frühmittelalterliche Kunst Zentralasiens, Leipzig 1925.
[2] Meselâ Annemarie v. Gabain (Das Uigurische Königreich von Chotscho 850-1250, Berlin 1961, s. 14-19) Doğu Türkistan’ın ilk sâkinlerini sıralarken böyle bir tutum içindedir.
[3] Meselâ bk. Shang Yan-bin, Xi-yu Wen-hua Liaodong 1998, s. 55-59; Xi-yu Tong-shi H ^ B İ, Ed. Yu Tai-shan, Beijing 2003, s. 37-39.
[4] İbrahim Kafesoğlu, “Tarihte Türk Adı”, Reşit Rahmeti Arat İçin, Ankara 1966, s. 310.
[5] Meselâ bk. A. von Le Coq, Auf Hellas Spuren in Ostturkistan; Berichte und Abenteuer der II. und III. Deutschen Turfan-Expedition, Leipzig 1926; Liu Mau-Tsai, Kutscha und seine Beziehungen zu China vom 2. Jh. v. bis zum 6. Jh. n. Chr., I, Wiesbaden 1969.
[6] J. P. Mallory-Victor H. Mair, The Tarim Mummies: Ancient China and the Mystery of the Earliest Peoples from the West, London 2000; Victor H. Mair, Mummies of the Tarim Basin ” Archaeology, C. XLVIII, Nu. 2, March/April, 1995, s. 28-35.
[7] Bk. Kaynakça.
[8] E. Knobloch, Beyond The Oxus, London 1972, s. 219 vd.
[9] Mair, “Mummies of the Tarim Basin”, s. 28-35; Mallory-Mair, The Tarim Mummies.
[10] Bahaeddin Ögel, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 2003, s. 13.
[11] Zeki Velidi Togan, “Türk Sanat Tarihi Araştırmalarının Temel Meseleleri”, (Türk Kültürü El Kitabı, C. II/1a, Ed. Z. Velidi Togan-H. İnalcık-E. Esin, İstanbul 1972, s. 1) adlı makalesinde Doğu Türkistan’da yürütülen arkeoloji çalışmaları için şu genel tespiti yapmıştır: “Doğu Tür­kistan’da sanat eserlerinin en çok meydana çıkarıldığı Kuça, Kızıl sahası dahi bir Doğu İranlı kavim olan Toharların kültür merkezi sayılıyordu. Buralarda kazılar yapan Alman Grünwedel ve Le Coq, VIII. yüzyıldan evvel hiçbir Türk sanat eseri bulamıyorlardı. Hatta Aryani kültür ve sanatını genişletme yolunda heyecana kapılarak Grünwedel tamamıyla uydurma harita yapmış ve Koço’da Tohar Devleti’nin elçiliği bulunduğunu söyleyerek sahte bir haritada bu elçiliğin yerini tespit etmiştir. Le Coq ise bugün Müslüman Türk ahalisi bir milyon sayıldığı Doğu Türkistan’da Koço merkez olmak üzere, Türklerden evvel Aryanî ırkına mensup on milyonluk bir nüfusun yaşadığını, bütün kazıların mahsulünün onların olduğunu iddia etmiş­tir. Hâlbuki Le Coq’un on milyonlara ait sözlerinin boş bir iddia olduğu açıktır”.
[12] Meselâ buradan çıkarılan bazı mumyalar Amerika Birleşik Devletleri’nde “Avrupa tipli mumyaların sergisi” olarak lanse edilmiştir. Betty Klinck, “European-looking mummies found in China, shown in California”, USA TODAY 19.03.2010.
[13] P. İ. Şulga, “Osoobennosti Etnokulturnıh Protsessov na Territorii Sintsyana (Kitay) v VIII-III vv. do n.e.”, Trudı III (XIX) Vserossiyskogo Arheologiçeskogo Syezda, C. I, Moskva 2011, s. 407-408; ayn. yaz., Sintsyan v VIII-III vv. do n.e, Barnaul 2010.
[14] 新 疆 维 吾 尔 自 治 区. Çin tahtındaki Mançu sülalesi Doğu Türkistan’ı işgal etmiş ve 1884’de Xinjiang Eyaleti 新 疆 省 kurmuştur. 1 Ekim 1955’te eyalet statüsü lağvedilip özerk bölge kurulmuştur. Ayrıntılar için bkz. İklil Kurban, Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944­1949), Ankara 1992; Doğu Türkistan İçin Savaş, Ankara 1995.
[15] Zeki Velidi Togan, Türk Türkistan, İstanbul 1960, s. 14.
[16] İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul 200323, s. 45.
[17] Baymirza Hayit, “Türkistan Terimi Üzerine”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Nu. 53, Nisan 1988, s. 23.
[18] 新 疆; “yeni toprak veya vilayet” manasındadır.
[19] Baymirza Hayit, age., s. 25.
[20]  西 域; “Batı Toprakları” yani Doğu Türkistan
[21] Tafsilat için bkz. Baymirza Hayit, age., s. 25-27.
[22] Age., s.30. Orta Asya veya Merkezî Asya teriminin dil hususundan hareketle başvurulan “Altaik” bir terim olduğu kabul edilmektedir; Denis Sinor, “The Scope and Importance of Altaic Studies”, Journal of the American Oriental Society, C. LXXXIII, Nu. 2, Apr.-Jun., 1963, s. 194. Nihayetinde bugün Orta Asya veya Merkezî Asya terimi ile Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ın bulunduğu saha kastedilmektedir; Rafis Abazov, The Palgrave Concise Historical Atlas of Central Asia, New York, 2008, s. 2.
[23] Age., s. 29.
[24] Sinor bu konuda şöyle demektedir: “İç Asya’nın dünya tarihindeki yerini anlamak için anah­tar kavram bozkırdır. Bu geniş otlak arazisinde; boynuzlu davar, koyun, keçi ya da at olsun davar üreticiliği her zaman geniş kapsamlı idi. Ekonomik öz-yeterliliği güven altına almak ve aşırı otlatmadan kaçınmak için sürülerin, genellikle belli sınırlar içinde, fakat zaman zaman nerede ot bulunabilirse orada, sürekli hareket halinde olmaları gerekiyordu” (Denis Sinor, “Giriş: İç Asya Kavramı”, Çev. R. Sezer, Erken İç Asya Tarihi, Der., Denis Sinor, İstanbul, 20034, s. 18). Istvân Vâsary ise Sinor’a dayanarak “İç Asya” kavramını kullanmış ve İç As­ya’nın yerinin zaman ve mekâna göre sürekli değişebileceğini belirtmiştir(Istvân Vâsary, Eski İç Asya Tarihi, Çev., İ. Doğan, İstanbul, 2007, s. 21-23).
[25] Kürşat Yıldırım, “Başlangıcından II. Yüzyılın Ortalarına Kadar Doğu Türkistan Çin Münâse­betlerine Genel Bir Bakış”, Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, II/1, 2012, s. 123­156.
[26] Hsi-yü tâbirine dair genel bir değerlendirme için bkz. Özerdim, “”Hsi-Yü” Olarak Çin”, s. 209-217; Onat, “Çin-Türkistan İlişkilerinin Başlangıcı”, s. 915 ve dipnot. 6. Bu münasebetle Çin kaynaklarındaki “Hsi-yü” bölümleri Han Shu 漢 書’dan itibaren görülmektedir. Ayşe Onat’ın haklı olarak belirttiği gibi sonraki dönem Çin kaynaklarındaki “Hsi-yü” bölümleri Han Shu ve Hou Han Shu 後 漢 書gibi yıllıklarda izlenen sistem esas alınarak oluşturulmuş­tur.
[27] v. Gabain, age., s. 14.
[28] Colin P. Masica, The Indo-Aryan Languages, Cambridge 1991, s. 34 vd.
[29] Christopher I. Beckwith, İpek Yolu İmparatorlukları, Çev. Kürşat Yıldırım, Ankara 2011, s. 25 vd.
[30] Hun çağında Türkistan sahasının Türk değil Hint-Avrupalı ve İranlı olduğu yönünde bazı görüşler için bkz. L. Ligeti, “Hunların Dili”, Çev., J. Eckmann, Türk Dili Belleten, C. III, Nu. 12-13, 1945, s. 105; Beckwith, age., s. 375-383.
[31] Frye, age., s. 124.
[32] Haussig, age., s. 96.
[33] Frye, age., s. 173.
[34] V. Gabain, age., s. 14.
[35] Turgun Almas, Uygurlar, Çev. D. Ahsen Batur, İstanbul 2010, s. 33.
[36] Valerie Hansen, “New Work on the Sogdians, The Most Important Traders on the Silk Road, A.D. 500-100”, T’oung Pao, C. LXXXIX, Nu. 1-3, 2003, s. 153.
[37] J. K. Skaff, “The Sogdian Trade Diaspora In East Turkestan During The Seventh And Eighth Centuries”, Journal of the Economic and Social History of the Orient, C. XLVI, Nu. 4, 2003, s. 476.
[38] V. Gabain, age., s. 16.
[39] Francis Wood, The Silk Road: Two Thousand Years in the Heart of Asia, Berkeley 2002, s. 65 vd.
[40] Mori Masao, “Higashi tokketsu koka ni okeru sogudo-jin” (Doğu Türk Kaganlığı’nda Sogdlar), Kodai toruko minzokushi kenkyu, C. I, Tokyo 1967, s. 61-94; Edwin G. Pulleyblank, “A Sogdian Colony in Inner Mongolia”, T’oung Pao, C. XLI, Nu. 4/5, 1952, s. 317-356.
[41] G. Haloun, “Zur Üe-tsi Frage”, Zeitschriften der Deutschen Morgenländischen Gesellschaft, C. XCI, 1937, s. 256.
[42] Ögel, “Yüe-Çi’ler”, s. 267.
[43] Marquart, Ernnsahr, s. 206, n. 4.
[44] W. B. Henning, “Argi and Tokharians”, Bulletin of the School of Oriental Studies, C. IX, Nu. 3, s. 560 vd.
[45] Ögel, “Yüe-Çi’ler”, s. 267; Kürşat Yıldırım, Bugünkü Doğu Türkistan Coğrafyasında Kurulan Şehir Devletleri İle Çin Arasındaki Münasebetler (Milâdî 73-108), İstanbul Üniversitesi Sos­yal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2011, s. 84.
[46] Meselâ bk. Beckwith, age., s. 380-383.
[47] V. Gabain, age., s. 16.
[48] Waldschmidt, Die buddhistische Spätantike; v. Le Coq, Bilderatlas.
[49] V. V. Ivanov (Ed.), Toharskiye Yazıki, Moskva 1959, s. 8.
[50] Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu, I, s. 193.
[51] Meselâ Beckwith, age., s. 313-316.
[52] Çin’in Xinjiang Bölgesi, Ed. Li Sheng, Türk. Çev. Xu Xinyue, Urumçi 2006, s. 2-4.
[53] Çin’in Xinjiang Bölgesi, s. 293.
[54] W. Eberhard, Çin Tarihi, Ankara 20074, s. 93-96.
[55] Bk. Kürşat Yıldırım, Bugünkü Doğu Türkistan Coğrafyasında; McGovern, The Early Em­pires, s. 255 vd.
[56] Chung-kuo-li-shih, Ed., Chang Ch’i-chih, Beijing 20067, s. 149-151.
[57] V. Gabain, age., s. 17.
[58] Meselâ Türkçe olarak bkz. Tian Wei-jiang ve Cao Yi-qun, Xinjiang Tarihi, Beijing 2003, s. 5: “Xinjiang (yani Doğu Türkistan), eskiden beri Çin’in birçok milliyetlerden kurulu büyük aile­sinin önemli bir parçasıdır. Uzun geçmişe sahip tarihi ve parlak kültürü de Çin uygarlığının ayrılmaz bir bölümünü oluşturmaktadır”. Çin hükümetinin çeşitli dillerde ve bu arada Türkçe olarak da neşrettiği bir başka kitapta Doğu Türkistan toprakları Çin milletinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmekredir (Çin’in Xinjiang Bölgesi, s. 5).
[59] Zhong-hua Duo-yuan Yi-ti Ge-ju, Beijing 2003, s. 232’den aktaran A. İnayet, “Divanü Lüğat- it Türk’de Geçen “Çin” ve “Maçin” Adı Üzerine”, Turkish Studies, C. II, Nu. 4, 2007, s. 1175, dpt. 2.
[60] Kâşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk, I, Çev. Besim Atalay, Ankara 20065, s. 453.
[61] H. Cordier, Histoire Generale de la Chine et de ses Relations avec les Pays Etrangers, C. I, Paris 1921, s. 197.
[62] İnayet, age., s. 1184.
[63] Çin’in Xinjiang Bölgesi, s. 5.
[64] E. Bretschneider, Mediaeval Researches, C. I, London 1967, s. 27.
[65] Wei Shu, Beijing 1997, s. 9-16.
[66] Bk. Huang Chi-huei, T’ang Devrinde Tibetlilerin, Çinliler ve Orta Asya Kavimleriyle Münâ­sebetleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Umumî Türk Tarihi Kürsüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 1970, s. 19 vd.
[67] H. Hoffman, “Eski ve Orta Çağlarda Tibet”, Erken İç Asya Tarihi, s. 515.
[68] v. Gabain, age., s. 18.
[69] Bk. Türükoğlu Gök Alp, Sınırlandırılmış Türk Tarihi, C. I, Ankara 1976, s. 382 vd.
[70] V. Gabain, age., s. 18.
[71] Age., s. 18-19.
[72] Bahaeddin Ögel, “Doğu Göktürkleri Hakkında Vesikalar ve Notlar”, Belleten, C. XXI, Nu. 81, Ocak 1957, s. 84-85; Ahmet Taşağıl, Gök-Türkler, C. I, Ankara 20032, s. 10-11.
[73] Z. V. Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, C. I, İstanbul 19812, s. 91.
[74] T’ai P’ing Yü Lan, Beijing 1997, 792, s. 3511a.
[75] Kuei-fang %. . Bkz. Han Shu, Beijing 1997, 94A, s. 3743. Kuei-fang’ın Hunların ataları ol­masıyla ilgili bkz. Cevat Türkeli, Çin Kaynaklarına Göre Hunların Ataları, İstanbul Üniversi­tesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1990, s. 36: “Kesin olan bir şey varsa o da Kung-fang veya Kuei-fang isimleriyle bilinen halkın Hunlar olduğudur”.
[76] Han Shu, 94A, s. 3757: “Bundan sonra Lou-lan, Wu-sun, Hu-kai ile, bunlardan başka, onların yakınlarındaki yirmi altı devletin hepsi alındı”. Japon âlim Matsuda mektupta geçen bu ka- vimlerin yayıldıkları saha için şöyle der: “Yüeh-chih’ler Kansu’da, Lou-lan Doğu Türkistan’ın doğusunda, Wu-sun’lar Tanrı Dağlarının kuzey doğu eteklerinde, Hu-kai ise bir Altay kavmi” (Ögel, Büyük Hun, C. I, s. 488).
[77] Yıldırım, Bugünkü Doğu Türkistan Coğrafyasında, s. 2.
[78] Ti 狄, Hunların atalarından biri olarak tasnif edilen bir halktır; bkz. Türkeli, age., s. 85-92.
[79] E. Chavannes, “Les Pays d’occident d’apres le Wei lio”, s. 521 vd.
[80] Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 43.
[81] T’ung Tien, Beijing 1997, s. 5398: ” “高 昌 蓋 古 赤 狄 之 種 也 初 號 為 狄 歷 北 方 以 為 敕 勒 諸 夏 以 為 高 昌 丁 零 焉: “Kao-ch’ang, eskideki Kızıl Ti’nin bir soyudur. Başlarda ona Ti-li deniyordu. Kuzey tarafı ona Ch’i-le, Hsia (Çinli)’lar Kao-ch’ang Ting-ling derler”.
[82] Zeki Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1981, s. 34.
[83] Age., s. 35. Sakaların, bir İran lehçesi konuşanlar, İranlı, Moğol, Slav, Ural-Altay, İndo- Germen, Tatar ve Türk olduklarına yönelik görüşler öne sürülmüştür (A. M. Çay-İ. Durmuş, “İskitler”, Türkler, C. I, Ed., H. C. Güzel-K. Çiçek-S.Koca, Ankara 2002, s. 580-582). Çin kay­nakları Türklerin (Gök-Türklerin) ataları olarak “So” kavmini göstermektedir (Chou Shu, Beijing 1997, s. 908) ki bu adın Saka adının bir başka Çince yazımı olduğu kabûl edilmektedir (Yu Taishan, “The Origin of the Kushans”, Sino-Platonic Papers, Nu. 212, July 2011, s. 15).
[84] v. Gabain, age., s. 15.
[85] Beckwith, age., s. 405, son not: 53.
[86] Shih Chi, Beijing 1997, 123, s. 3162; Han Shu, 96A, s. 3890.
[87] Mehmet Tezcan, Kuşanlar Tarihi (Yüeh-chih’lardan Kuşanlara), Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Erzurum 1996, s. 107.
[88] E. Chavannes, “Les pays d’Occident d’apres le “Heou Han chou””, s. 189, dpt. 1.
[89] G. Haloun, “Zur Üe-tsi- Frage”, s. 247.
[90] Çin kaynaklarında Kuei-shuang 貴 霜; Kürşat Yıldırım, Türk Tarihi İçin Eski Çince Türkçe Sözlük, İstanbul 2010, s. 175.
[91] Varis Abdurrahman, “Orta Asya’daki Bir Kısım Türk Yer Adları ve Bu Yerlerin Tarihî Süreç İçerisindeki Siyasî Durumu Üzerine”, Çağdaş Türklük Araştırmaları Sempozyumu, Ankara 2002, s. 211.
[92] Ahmet Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, TTK, Ankara 2004, s. 17-28.
[93] Han Shu, 96B, s. 3902 vd.: Bahaeddin Ögel, “Wu-sun’lar”, s. 264.
[94] Sergei Yatsenko, “Vusunlar”, Türkler, C. I, , s. 776.
[95] Yu. S. Hudyakov, “Kırgızı v Vostoçnom Turkestane”, Kırgızı: Etnogenetiçeskiye i Etnokul- turniye Protsessı v Drevnosti i Srednevekovye v Tsentralnoy Azii. Materialı Mejdunarodnoy Nauçnoy Konferentsii, Posvyasçennoy 1000 Letiyu Eposa “Manas” 22-24 Sent. 1994 g., Bişkek 1996, s. 180-181.
[96] Emel Esin, “İç Asya’da Milattan Önceki Binyılda Türklerin Atalarına Atfedilen Kültürler”, Türkler, C. I, s. 496 vd.
[97] G. Schmitt, “Wo siedelten nachweislich türkische Stämme im ersten Jh vor bzw. Nach der Zeitenwende”, Acta Orientalia, Nu. 24, 1971, s. 348.
[98] Taşağıl, Eski Türk Boyları, s. 45; C. Czegledy, Turan Kavimlerinin Göçü, Çev., G. Karaağaç, İstanbul 1999, s. 123.
[99] Taşağıl, Eski Türk Boyları, s. 7.
[100] age., s. 12.
[101] Biruni’s Picture of World, Ed. Z. V. Togan, New Delhi 1937, s. 36.
[102] M. Taner Tarhan, Eskiçağda “Kimmerler Problemi”, VIII. Türk Tarih Kongresinden Ayrı Basım, Ankara 1979, s. 363.
[103] Ablimit Rozi, “Yer Namliri Hekkide Bezi Tetikatlar”, Xinjiang Unvırstıti İlmi Jornili, Nu. 3, 1986, Urumçi, s. 116’dan aktaran Abdurrahman, age., s. 208.
[104] Hayit, age., s. 24.
[105] Özkan İzgi, “Orta Asya’nın Türkleşmesi”, Tarih Enstitüsü Dergisi, Nu. 12, İstanbul 1982, s. 634.
[106] Schmitt, age., s. 352-353.
[107] E. H. Parker, “Tartars and Chinese before the Time of Confucius”, English Historical Re­view, C. XXII, Nu. 88, Oct., 1907, s. 626.
[108] Wolfram Eberhard, “Orta ve Garbi Asya Halklarının Medeniyeti”, s. 125: “Türk olmayanla­rın şarkî ve garbî Türkistan’ın mühim bir kısmını ele geçirdikleri zaman…”.
[109] Meselâ R. Frye (Frye, age., s. 64-65) Türkistan sahasının ilk sâkinlerinin Hint-Avrupalılar olduğunu ve atı ilk Türklerin değil bunların ehlileştirdiğini ve demiri ilk bunların işlediğini öne sürmektedir. Yine G. Clauson Hint-Avrupalıların M.Ö. 3. bin yılın sonlarında Çin sınır­larına dayandığını (G. Clauson, “Eski Türkçede Yabancı Unsurlar”, Çev., C. Kaya, Türklük Araştırmaları Dergisi, Nu. 8, 1997, s. 4, 5) ve Kuça-Turfan bölgesinin Hint-Avrupa dili konuş­tuğunu (G. Clauson, “The Earliest Turkish Loan Words in Mongolian”, Central Asiatic Jour­nal, C. IV, Nu. 3, 1959, s. 180-181) iddia etmektedir.