Sayfalar

26 Ocak 2012 Perşembe

Türk Yurtları

Prof.  Dr. Ahmet B. Ercilasun


Milâttan önce ve sonraki ilk yüzyıllarda. Moğolistan içlerinden Uralların batısına doğru uzanan geniş bozkırlarda, at üstünde gidip gelen, binlerce hayvanlık koyun ve at sürülerini otlatan, zaman zaman güneylerindeki yerleşik devletlere akınlar yapan, bazan ayrı ayrı boylar halinde dağınık yaşayan, bazan da bir boylar federasyonu halinde birleşen çok hareketli bir kavim yaşıyordu. Milâttan önceki ikinci binde bu kavmin macerası hakkında pek fazla malumatımız yoktur, birinci binin ilk yarısında Karadeniz’in kuzeyinden Uralların doğusuna doğru uzanan Saka imparatorluğu içinde yer aldıklarını, hatta bu imparatorluğun hâkim unsurunu meydana getirdiklerini tahmin ediyoruz. Yine bu çağlarda Kafkasların kuzeyinde ve Ural eteklerinde Hint-Avrupa kavimleriyle, biraz daha kuzeyde Fin-Ugor kavimleriyle münasebette bulunduklarını düşünebiliriz. Güneyde ise İran’la temastaydılar. Şehnâme’deki İran-Turan savaşları ve Türk kaynaklarında da yer alan Alp Er Tunga efsanesi bu devrin izlerini taşır. Buna göre Türklerin Hazar’ın iki tarafından; hem Azerbaycan, hem de Mâverâü’n-nehr istikametlerinden İran’ı sıkıştırdıklarını ve Ceyhun’a kadar dayandıklarını anlayabiliyoruz.


Türklerin çok erken çağlarda, bozkır kuşağının güneyinde de yurt tuttuklarını gösteren emareler vardır. Beşer medeniyetinin beşiği kabul edilen Mezopotamya medeniyetini kuran Sümerlerin dili, ne Hint-Avrupa, ne de Sami dillerine girmektedir. Sümerce yapı bakımından, Türkçe gibi eklemeli (aglitunant) bir dildi. Üstelik Sümercede Türkçe ile aynı olan pek çok kelime bulunmaktaydı. O halde Sümerler ya Türklerle akraba idiler, ya da çok eski çağlarda, milâttan önce üçüncü, dördüncü binlerde Türklerle temas etmişlerdi. Bu da Türklerin daha o çağlarda Ön Asya’ya, hiç olmazsa Mâverâü’n-nehr’e kadar geldiklerini gösterir. Anadolu’nun eski kavimleri Hititlerin, Friglerin, İyonların Hint-Avrupa kavimleri olduğu bilinmektedir. Fakat Hititlerden önce Orta Anadolu’da yaşayan Hattiler, M.Ö. birinci binin ortalarına doğru Doğu Anadolu’da yaşayan Urartular da Türkler gibi eklemeli dil kullanıyorlardı. Batılılar, Hint-Avrupa ve Sami dilleriyle birleştiremedikleri Sümer, Hatti, Urartu gibi diller için “Azyanik” veya “Eski Anadolu” tabirlerini kullanmaktadırlar. O halde eklemeli dil konuşan kavimlerin daha M.Ö üçüncü binde, Anadolu’da bulundukları anlaşılır. Ancak üçüncü binin sonunda Hititlerle, Anadolu’da Hint-Avrupa kavimleri görülür. Hititlerin de Anadolu’ya doğudan geldikleri sanılmaktadır. Anadolu’ya batıdan gelen ilk Hint-Avrupa kavimleri, Frigler ve İyonyalılar ancak M.Ö. 1200’lerde buralara ulaşmışlardır.


Dîvânü Lugati’t-Türk’te yer alan Şu destanı, M.Ö. 330′larda Türklerin Mâverâün-nehr’de oturduklarını gösteriyor. Bu tarihlerde Mâverâün-nehr’e gelen İskender ordularının Türkleri sıkıştırarak Altay dağlarına çekilmelerine sebep olduklarını Şu destanından öğreniyoruz. Ancak yine bu destan, 22 Oğuz boyu ile 2 Halaç boyunun doğuya çekilmeyip eski yurtlarında kaldıklarını belirtiyor. Şu destanının bize öğrettiği bir önemli husus daha var: Motun’dan (Mete’den) 120-130 yıl önce Oğuz boyları mevcuttu. Bu boylar da Oğuz Kağan’ın çocuklarından türediğine göre Oğuz Kağan, Motun’dan yüzlerce, hatta binlerce yıl önce yaşamış olmalıydı. Belki de Türklerin mitolojik atasıydı. Ama sonra, nesilden nesile aktarılarak durmadan zen¬ginleşen destan, Motun’un yaptıklarını da Oğuz Kağan’a mal etti. İşte bu tarihin şafağındaki ilk Türk atası Oğuz Kağan, belki de milâttan birkaç bin yıl önce, Kafkasları aşarak Anadolu, Suriye ve Mısır’a seferler yapmıştı. Bir yandan da Hind’e, kuzeyin buzlu ülkelerine ve Moğolistan’a kadar uzanmıştı. Reşideddin’in Camiü’t-Tevârih’inde ve Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terâkime’sinde yer alan Oğuz Kağan, Türklerin bütün asırlarda yayıldıktan alanların adetâ destana yansımış bir ifadesidir. Bu haliyle Oğuz Kağan, Türk milletinin şuuru altındaki ülkünün de timsalidir.


M.Ö. 22O’lerde Tuman ve Motun’la birlikte, tarihimizi hemen hemen kesintisiz olarak takip edebildiğimiz çağlara giriyoruz. Motun (Mete), Çin fağfuruna yazdığı bir mektupta “Kuzeydeki yay çeken bütün kavimleri birleştirdim” diyordu. Bu, Mançurya’dan Kafkasların kuzeyine kadar olan bir alanı kaplasa gerektir.Ancak biz, Kafkasların ve Karadeniz’in kuzeyi ile Balkanlardaki Türk tarihini M.S. 370′lerden itibaren takip edebilmekteyiz. Kafkaslar, Karadeniz’in kuzeyi ve İdil-Ural hiç olmazsa bu tarihten itibaren, bugüne kadar, kesin şekilde Türk yurdudur.


Destanların ve bazı tarihi emarelerin daha önceden de varlığımıza belli belirsiz tanıklık ettiği Doğu ve Batı Türkistan topraklarına 840′tan itibaren girmeğe başlarız. 11. asırda İran, Azerbaycan ve Anadolu’ya da adım atarız. Daha önceden de tanıdığımız ve belki de yurt edindiğimiz bu topraklar 1000 yılından başlayarak kesin şekilde Türk yurdu haline gelir. Daha dokuzuncu asırda yerleşmeğe başladığımız Irak ve Suriye de 11. asırda vatan haline gelmeğe başlar. 1250’de Mısır, 20. yüzyıla kadar sürecek Türk hâkimiyetine sahne olur.


Balkanlar ve Orta Avrupa 4. yüzyılın sonundan itibaren Türkleri tanır. Hun, Bulgar, Avar, Kuman, Uz, Peçenek Türkleri buralarda asırlarca hüküm sürerler. 14. yüzyılın sonlarında ise Osmanlı Türkleri ile Balkanlar Türk yurdu olur. Kuzey Afrika’daki Türk hâkimiyeti de 16. Asırdan 18. asra kadar uzanır.
16. yüzyılda İdil-Ural, 1783’te Kırım, 1828’de Kuzey Azerbaycan, 19. asrın ikinci yarısında Türkistan, 19. asrın sonlarıyla 20. asrın başlarında Balkanlar. Mısır, Suriye, Irak ve İran Türk hâkimiyetinden çıkar. Ancak bu ülkelerin çoğunda Türkler yaşamağa devam eder.


İşte Türk yurtlarının destanî ve tarihî macerasının mümkün olabilecek en kısa bilançosu budur.
Tıpkı birinci binin sonunda açılan İran ve Anadolu kapısı gibi, şimdi de ikinci binin sonunda, bu defa aksi yönde bir kapının açılacağına dair işaretler, önümüzdeki yüzyıllara damgasını vuracak gibi görünüyor.


Üçüncü binin şafağında Türk yurtlarının geleceği aydınlıktır.


[KAYNAK: Türk Yurtları Dergisi, 1. Cild (1990), Sayı: 2, s.3-4.]

"ŞOVALYELİK"


Millî Değerlerimizi Batı Koşullamasına Karşı Korumak
kAYNAK:http://haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi47675-Milli_Degerlerimizi_Bati_Kosullamasina_Karsi_Korumak.html

Osman Çelik

Bir süredir yazmak istediğim ancak bir türlü zaman bulup yazamadığım bu yazım bazı millî olduklarını ifade eden ancak batı kavramlarıyla ifade etmeye çalıştıkları meramlarının asıl anlamlarıyla ilgilidir.

Hıristiyan doktrinleri ile özünde saldırgan ve güç kullanmaya yatkın ‘’şövalyelik’’ arasında büyük bir çelişki vardır. 

XI. yüzyıla gelindiğinde, Kilisenin toplum düzenini korumak ve Kiliseye karşı olabilecek saldırıları engelleyebilmek için ‘’şövalyelere’’ ihtiyacı vardı. Ancak aynı şövalyeler toplum içinde huzursuzluk kaynağıydılar, katil, genç kızları kaçıran, bazen Kilise mallarını soymaktan bile kaçınmayan, para ve hırs peşinde koşan bir grup görünümündeydiler. Kilise toplum içinde barışı sağlamak amacıyla konsil ve bölgesel toplantılarda toplumun belli kesimlerini (yoksullar),belirli mülkleri (kilise arazileri), belirli yapıları (Kiliseler, mezarlıklar) şövalyelerin saldırılarından korumaya çalışmış, Truga Dei ile saldırganlığı belirli günlerde (Pazar günleri) ve belirli tatillerde (Noel, Paskalya, oruç) yasaklamaya çalıştı. Ancak bu çaba aynı zamanda açıkça söylenmemekle beraber, şövalyenin diğer günlerde saldırganlığını sürdürebileceği anlamına geliyordu.

Şövalyeliği zaman içinde Hıristiyan düzenin bir parçası yapan Kilise, bu gücü kendi amaçları için kullanmanın yollarını aradı. Haçlı seferleri, bu gücü kendi amaçları için kullanmanın yollarını aradı. Haçlı seferleri, bu gücün kullanılması için iyi bir fırsattı. Ancak bu seferlere katılanların vatanlarına geri dönmeleri nedeniyle çözüm kısa süreli olmaktaydı. Kilise için bu güce devamlı olarak sahip olmanın yolu şövalyelere kilise hiyerarşisi içinde bir yer oluşturmaktan geçmekteydi. Bu sorunun çözümü ise askeri tarikatlar yoluyla bulunmuştu.

Aragon Kralı Alfanso’un uyguladığı Belchite Kardeşlik Örgütü gibi denemeler, askerler ve keşişleri aynı çatı altında toplamanın geçici bir çözüm olduğunu göstermişti. Katılanların aynı anda hem keşiş hem şövalye olabileceği bir tarikatın kurulması Kilise’ye, hiçbir kralın emrinde olmayan, doğrudan kendisine bağlı savaşçı bir sınıfa sahip olma şansı verecekti. Kurulan ilk askeri tarikat Tampliye Şövalyeleri Tarikatıdır. Bu tarikat yine Kutsal Topraklarda kurulan Hospitalye ve Töton Şövalyeleri Tarikatları ile birlikte yaygın ve en etkili üç tarikattır. Tarikatların başarısı sonucunda gerek Kutsal Topraklarda, gerekse devamlı savaşların yaşandığı İspanya ve Kuzeydoğu Avrupa’da çok sayıda askeri tarikat kurulmasına sebep olmuştur.

Görüldüğü üzere ‘’Şövalyelik ‘’ kavramı batı’nın yaşamsal ihtiyaçlarının sonucu doğmuş bir kavramdır ve Türk yaşam ihtiyaçlarını karşılamayan bir kavramdır. Ancak bazıları tarafından ululanan bir kavram olarak kullanılmaktan imtina edilmez! Oysa Türk yaşam ve ihtiyacını karşılayan yerli kavramımız ‘’Yiğit’’dir. Kullanılmasını tavsiye ederiz…

Bir diğer husus ise ‘’Gerilla’’ kavramıdır. Bilindiği gibi gerilla, çağımızda kullanılan bir deyimdir. Bir savaş tekniğini, daha çok Türkçede çete ile karşılaştırılan… Ama o aynı zamanda eşkıyalığı içerdiği için, özgürlük ve bağımsızlık için, bilinçlenmiş küçük gurupların yerel olanaklardan yararlanarak büyük kitleleri yıldırmak, yitirmek amacıyla uygulanan savaş biçimini tanımlamış bir sözcüktür. Ancak ülkemizde uzun yıllardır devam eden bir  illegal mücadelenin yürütücüleri bu kavramı yapılan mücadelenin neferleri için kullanmayı yeğlemektedirler.Bu elbette kullananların bu kavramla neyin hedeflendiğini bilmediklerini veya bildikleri için,illegal mücadeleyi aklama  gayreti için söylediklerini doğrular…

Ülkemizde devam eden mücadelenin temelinde çeşitli ulusların mücadelesini örnek alarak devam edenler, kullandıkları yöntem, biçim, taktikler konusunda benzeşmelerini ‘’gerilla’’ kavramıyla karşılamaya çalışmaktadırlar. Bireylerden topluma, gerilla savaşının gereklerine uyulduğu düzeyde bu kavramın kullanılması meşruiyet bulmuş sayılabilir. Ancak ülkemizde devam eden illegal mücadelenin temel amacı zaten var olan bir birliği (millet/Ulus) bölmeye yönelik faaliyet olarak anılmaktadır. Bu sebeple, bölme uğurunda mücadele edenlerin gerilla olarak anılmaları yerine eşkıya, terörist olarak ifade edilmeleri doğru olacaktır.

Sonuç olarak; ülkemizde meydana gelen olayların topluma aktarımı, açıklanması sırasında kullanılan dilin içinde, kavramlar toplumun bilinçaltında meşruiyet kazanarak anlamanın aracı oldukları unutulmamalıdır.

19 Ocak 2012 Perşembe

Mayewski - Ermenilerin Yaptıkları Katliamlar


Gerçeklerin yazıldığı bu belgeyi her Türk genci okumalıdır. Bu belge General Mayewski tarafından yazılıp Rus Genel Kurmayına sunulmuş. Van ve Bitlis şehirlerinin askeri bir istatistiğidir.

Yazar 6 yıldan fazla Van ve Erzurum'da Rusya Büyük Elçiliği yapmıştır.

Belge içinden bir kesit:

"Ermenilerin katlettikleri Müslüman cesetleri üzerine işedikleri (mesela bazı uzuvlarını kesme ve ağzına koyma gibi) ahlaksızca fiillerin nereye kadar öfke ve intikamı körükleyeceğini düşünmek gerekir."

ALINTI


3 Ocak 2012 Salı

Hayat Ağacı Bilgeliği


Yeryüzünün her yönünü gösterircesine büyüyen budaklarında çıkan kahverengi tomurcuklar, ardından açılan yemyeşil yaprakların ülkesi ağaç, dünya üzerinde insanoğlundan çok daha eski bir varlığa sahiptir… Üç yüz bin yıl önce ortaya çıkan ilk çağcıl kişiler, karşıtlıklar felsefesini bile kıskandıracak biçimde ağacın gökyüzünden vuran yıldırımla ateşin kaynağı olduğunu öğrenir. Bu ateşin kaynağı ise ölüm üzerinden insanoğluna sağlanan hayat sıcaklığıdır aslında …

Zaman içerisinde kişioğlu, ağacın yalnızca odun olmadığını, aynı zamanda uzak bir seyahat esnasında yorucu sıcaklıktan bunalan bir yolcu için, o an gerçekten hayat suyu kadar değerli gölge anlamını ifade ettiğini de öğrenmiştir. Bu da ağacın hayat üzerinden hayat serinliğini sağlamasıdır …

Ağacın kışın yanarak, yazın ise tüm yeşillik gücüyle yaşayarak kişiye sıcaklık ve serinliğin kaynağını oluşturması kişioğlunun, zaman zaman kendisine hakkından gelinmesi gereken bir düşman olarak algılanmasına kadar varacak doğayla tanışması yolunu açmıştır belki de …

Bir ustanın elinde yine karşıtlıklar silsilesinden geçerek ölüm üzerinden başka bir biçime bürünmesi ve böylece yeni bir yaşam anlamını bulması da ağaca, insan dünyasında sahip olduğu dönüşüm içinde aslında manevi anlamda ölümsüzlük, ustanın düşüncelerine ise sanatsal sonsuzluk boyutunu katmaktadır.

Dünyanın çoğu kültüründe önemli bir yere sahip ağaç, hayat ağacı ya da onun daha az oranda bilinen ölüm ağacı (hayat ağacının köklerinin yukarı doğru baktığı biçimi) kültleri biçiminde varlığını sürdürmektedir. Aslında bu iki inanış biçimi de Kamlık inancında Dünya ağacında birleşmektedir, çünkü bu ağaçta hem yaşam hem de ölüm bir aradadır. Zaten karşıtlıklar birlikteliğinin ifadesi olan ağaç dünyanın birçok eski kültüründe yer aldığı mitolojik boyuttan inanç vadisine inerek örneğin tektanrılı dinlerde iyilik ve kötülük anlayışına dayalı bilginin öğrenilme kaynağı olarak karşımıza yeniden çıkmaktadır. Bu haliyle hayat ağacı bir anlamda bilge ağacı duruma gelerek Havva ya da Eva olarak biçimine dönüşerek onun üzerinden varlığına devam etmektedir. Ağacın meyvesine dokunduğuna inanılan Eva sözcüğünün anlamının “hayat” olması bu bakımdan çok anlamlıdır aslında…

 Türklerde de tarihin derinliklerinden beri inanışların odağını, masal ve destanların konusunu ve hayatın beşiğini oluşturmuştur. Ağaç Türk kültür yaşantısının içerisinde her baharın gelmesiyle dirilen ve her güzün gelmesiyle sönen sonsuz bir hayat sürecini temsil etmekteydi. Belki de hayat ağacı olarak bilinen inanışın özünde bu dünya görüşü yatmaktadır, hayatın sonsuzluğu …

Türklerde ağaç kutsaldı, ağaç yeşil doğanın simgesiydi. Doğa ise hayatın zaten özüydü…

Güçlü kökleri, geçmişi ve ataları, güçlü gövdesi şimdiki zamanı ve insanların şu anki yaşamını, güçlü budakları ise geleceği ve gelecek kuşakları, gelişmeyi temsil etmekteydi, hayat ağacının. Ağacın bütün üç kısmı da, daha doğrusu evrendeki üç dünya da aslında birbirine eşit bir denge üzerine bağlıydı ve birindeki bozulma hayat ağacının kendisinin de yok olmasına neden olabilirdi …

Yani, geçmişi olan kişiler yalnızca, bugünü yaşadıktan sonra geleceğe doğru uzanabilirdi ve yalnızca geleceği olan kişiler hem kendilerini hem de atalarını anılarında yaşatabilirdi.

Genel olarak tarihsel bir perspektiften bakıldığında Türklerin yaşadığı bölgeler iklim ve çevre olarak ne tamamen kurak ve örtüsüz ne de tamamen buzul ve soğuktur. Bunun yerine ağaçların meydana getirdiği “yişler” her zaman yaşantımız ve dolayısıyla da kültürümüzle iç içeydi. Ağaçlar sosyal hayatımıza bile biçimlendirmiştir, denilebilir. Türklerde kan kardeşliğinin yanı sıra ağaç kardeşliği müessesesinin varlığı işte buna en iyi örnektir. Bu kurumun temelinde ise hayat ağacı kültü yatmaktaydı. Bu inanış ise her ne kadar basit gelebilse de aslında ekolojik denge bakımından oldukça işlevseldi. Çünkü bu inanışlar üzerinden kişiler hayatın kaynağı olan ağaçları satış için kesmezdi, gereksiz yere yakmazdı. Her bir soy, kardeşliğinin dayandığı ve kutsal hayat ağacı olarak kabul ettiği ağaç cinsini asla kesmezdi, bu ise genel anlamda ağaçların korunmasına hizmet etmekteydi.

İskit kurganlarından altın alınlık 
İskit kurganlarından altın alınlık

Evrendeki Üst, Orta ve Alt dünyayı birleştiren hayat ağacı inanışı Türklerde, ağaç budaklarına çaputlar bağlamak yoluyla dileklerin tutulması geleneğini de kapsamaktadır. Ağaçla konuşulur, onun da tepki verdiği bilinirdi. Artık modern ölçü aygıtlarıyla kolayca saptanabilen ağacın tepki verme olayından atalarımız, bu aletlerden binlerce yıl öncesinde de haberdardı.

Atalarımız için hayatın simgesi olan ağaç, gerçekten de çevrede oksijen sağlayarak, kendisine yüklenen bu anlamı tam anlamıyla haketmektedir. Böylece, modern bilim anlamında ‘ilkel’ olarak kabul edilen dönemde bile insanların, ağacının bu hayati işlevinden haberdar olmaları bir devrim değil midir? Belki de bize bu böyle gelebilir, oysa geleneksel bir ortamda yaşayan bir kişi için bu, duygularında patlamalara açmayacak kadar olağan bir şeydir, çünkü ağaç hayatın simgesiydi …

Bununla birlikte hayat ağacı ya da dünya ağacı ne toprağa dayalı sınırları ne ırka dayalı etnik hudutları ne de kültürel ayırımları tanıyan gerçekten evrensel bir inanış olgusudur. Bu bakımdan bu kült dünyanın birçok kültüründe bu denli yaygın ve aynı zamanda aşağı yukarı benzer çizgiler üzerine kuruludur. Sibirya kamları (şamanları), Üst dünya ile Alt dünyanın kesişme ve birleşme yeri olan dünya ağacı üzerinden kendi metafizik yolculuklarını gerçekleştirmektedir.

Çeşitli ağaçlardan em yapılmakta ve bu anlamda hayat ağacı inanışı gerçek yaşamda da, özellikle hastalananlar için hayat vermekte ya da hayat güçlerini pekiştirmekteydi. Yani, görüldüğü gibi eski kültürümüzde inanış ve gerçek hayat aslında birbiriyle iç içe ve etkileşim halindeydi. Günümüzde ise maalesef …

Belki de, evrenin ana ekseni olan hayat ağacı inanışına göre bizler şu anda yaşamımızın yalnızca güz mevsimini yaşamaktayız ve bir zaman geçtikten sonra Güneşin yükselmesiyle içimizdeki ağaçlar da uyanacak ve yeşermeye başlayacaktır … ”

KAYNAK: Timur B. Davletov (http://uqusturk.wordpress.com/2011/05/17/hayat-agaci-bilgeligi/)

Faruk Atalayer Tasarım, Sanat ve Aşk


Faruk Atalayer tasarım, sanat ve aşk bölüm 1

2- http://www.dailymotion.com/video/xbqfpc_faruk-atalayer-tasarym-sanat-ve-ayk_creation#rel-page-3 
3- http://www.dailymotion.com/video/xbq5as_faruk-atalayer-tasarym-sanat-ve-ayk_creation#rel-page-1 
4- http://www.dailymotion.com/video/xbq5ns_faruk-atalayer-tasarym-sanat-ve-ayk_creation#rel-page-3 
5- http://www.dailymotion.com/video/xbq5vh_faruk-atalayer-tasarym-sanat-ve-ayk_creation#rel-page-6 
6- http://www.dailymotion.com/video/xbq65l_faruk-atalayer-tasarym-sanat-ve-ayk_creation#rel-page-5