Sayfalar

17 Aralık 2009 Perşembe

Flamenko Dansı ve Tarihsel Gelişimi



Flamenko Sözlüğü 1 2 3 4 5 6 >

Flamenko kendine has bir Güney İspanya sanatıdır. Üç şekilde hayat bulur : şarkı "Cante"; dans "Baile"; ve gitar "Guitarra".

Flamenko, Güney İspanya'nın kendi folklorik müziği ile çingenelerin aynı kültürden yaratmış oldukları müziğin kaynaşmasıyla ortaya çıkmıştır. Populer halk müziği, çingene müziğinin gelişimini etkilemiştir ancak o günlerde bu müzikle bağdaşmamıştır. Günümüzde ise bu iki müziğin birleşmesiyle Flamenko ortaya çıkmıştır.

Eski Zamanlarda Flamenko

Milattan önce 1100'de, Fenikeliler "Cadir" diye adlandırdıkları Kadiz şehrini kurdular. İspanya'nın Atlantik kıyılarındaki bir yarımada üzerinde kurulan Kadiz, Avrupa'nın sürekli yerleşim alanı olan en eski şehri ve İspanyol müzik ve dansının gelişimi açısından önemli bir merkezdi. Çünkü günümüz İspanyasın'da halen canlandırılan danslara benzer danslar ilk kez Fenikeliler tarafından burada sergilenmişti.


İspanya haritası

Milattan önce 550'de, Yunanlılar Güney İspanya'yı kontrolleri altına aldılar. Bu sebebledir ki; Yunan sanat eserlerinin üzerinde bugün İspanyol dansçılarının yaptığığı gibi kastana tarzı enstürmanlar kullanan veya dansa eşlik etmek için el çırpan yada bu tip benzer el ve vücut pozisyonları olan dansçılar sergilenir. Bugün İspanya'daki birçok folklorik dansın izi Yunanlılara kadar sürülebilir.

İspanya milattan önce 201'den milattan sonra 206'ya kadar Roma İmparatorluğunun bir parçasıydı. İspanya'nın güney kısımlarının Batika olarak tanınmasına rağmen; Kadiz o zamanlar "Gades" olarak anılıyordu ve halkına günümüzde de olduğu üzere "Gaditanos" deniliyordu.



Milattan sonra 537'de Vizigotlar İspanya'nın çoğu bölgesinde otoritelerini yitirdiler ve bir Gotik kralının yönetimi altındayken Hıristiyanlık İspanya'nın dini haline geldi. Vizigotların bölgeye olan kültürel katkılarıysa çok azdı.

711 senesinde, Mağribiler (Faslılar) olarak bilinen Araplar, Suriyeliler ve Berberiler Cebelitarık boğazından İspanya'yı işgal ettiler ve yedi sene boyunca kuzey hariç her yere hükmettiler. Yaklaşık yediyüz yıllık bir hakimiyet süresince başta güney kesimler olmak üzere Arap kültürü İspanya'yı çok büyük boyutlarda etkiledi ve burayı Batı dünyasının kültürel merkezi haline getirdi. Müslümanlar bu ülkeye şiir, şarkı ve müzikal enstürmanları getirdiler. Bunların içinde flütlerin, davulların yanısıra git gide tel sayısını yitirerek onüçüncü yüzyılda "guitarra latina" denilen iki telli enstürmanın daha sonradan tek telli bir saza dönüşmesine esin kaynağı yaratan üç telli uda benzer "guitarra morisca" da vardı.

Araplar İspanyol müziğine duygusallık ve duyarlılık kazandırdılar. Fevri insanlar olan Araplar başlarında fanuslar kırar, elbiselerini parçalar yada yerde yuvarlanırlardı. İspanyol müziği ve Flamenkoda önem kazanan çoğu şarkının zambra, zorongo, zarabanda ve fandango gibi Arapça isimleri vardır. Aslında "zamras" terimi o zamanki müzisyenlere yada bunların çaldıkları toplantılara verilen isimdir; günümüzde halen Kanada'daki çingeneler festivallerine "zambras" demektedirler. Bu döneme ait yazılı Arap müziğine örnekler bulunmamakla beraber bu müziğin bugün halen Kuzey Afrika yada Ortadoğu'da var olan müziği çağrıştırdığı bilinmektedir ve modern flamenko bu müzikle belirli öğeleri paylaşır.


Flamenko

10 Aralık 2009 Perşembe

'Atatürk büyük bir devrimciydi'

22 Kasım 2009

Atatürk



Cumhuriyet gazetesindeki bir makalede konu edilmiş olan İtalyan tarihçi Fabio Grassi tarafından yazılan “Atatürk” kitabı hakkındaki güzel yazıyı aktarıyorum.


İtalyan tarihçi Fabio L. Grassi tarafından yazılan kapsamlı “Atatürk” biyografisi, geçen yıl İtalyancada yayımlandığında ülkesinde büyük ses getirmişti.

Şu sıralar Yıldız Teknik Üniversitesi’nde ders veren Grassi’yle kitabı ve Atatürk üzerine konuştuk.

- Sayın Grassi, bir Atatürk biyografisi yazma ihtiyacı nereden doğdu, anlatır mısınız?

- Türk-İtalyan ilişkileri birçok alanda hızla gelişirken İtalyan tarihçiler, gözlemciler, düşünürler çağdaş Türkiye’ye yeterince yoğunlaşmadı. Yaklaşık 20 yıl önce Cumhuriyet tarihi hakkında profesyonel olarak çalışmaya başladığımda epey yalnızdım.

- İtalyanca baskıya önsöz yazan Prof. Stefano Trinchese, büyük bir ihtiyaç olduğundan söz ediyor. İtalya tarihinde bugüne kadar bu denli kapsamlı bir Atatürk araştırması yapılmamış mıydı?

- Ne bir İtalyan tarihçisi bir Atatürk biyografisini yazmış, ne de Andrew Mango’nunki gibi yabancı tarihçilerin eserleri çevrilmişti. Yani, büyük bir boşluk vardı.

- Bu kitabı diğer Atatürk biyografilerinden ayıran en temel öğeler neler?

- Karşılaştırmalı bir perspektifi seçip Atatürk’ün yaşam ve eserinin genel anlamını, “kıssadan hisseyi” çıkarmaya çalıştım. Kaldı ki Atatürk’ün psikolojisini ve onun hayatının Türkiye’nin gerçeğini simgeleyen yönleri üzerinde durdum.

- İtalya’da yayımlandığında nasıl karşılandı çalışmanız?

- Biraz önce sözünü ettiğim boşluk duyarlı bilim adamları tarafından hissediliyordu. Bu nedenle kitabım sevinçle karşılandı. Okumuş olanlar da olumlu yorumladılar. Ciddi, tarafsız ve zevkle okunur bir kitap olduğu kabul edildi. Bazı okurların “Şimdi Türkiye’yi daha fazla seviyoruz!” demiş olduklarını öğrendim. Yani, “düşünsel öğeler” aşılamışım...

- Peki, Türkiye’de yaşıyor olmanız bu kitabı yazmanızda etkili oldu mu?

- Kuşkusuz oldu. Türkçe bilmeyenlerden de, Türkiye’de yaşamayanlardan da çok ilginç ve yararlı düşünce katkıları gelebilir, geliyor da… Bununla birlikte Türkiye’de günlük hayatı sürdürmek, örneğin internette şu sıra neyin gezdiğine tanık olmak, kuşbakışı analizlerin yakalayamadığı unsurları, derin gerçekleri anlamayı kolaylaştırıyor. Bir örnek: Fikrimce “Plevne Marşı”nı bilmeyen daha sonra olup bitenleri tamamen anlayamaz...

- Son dönemdeki Atatürk karalamaları, yaratılan Atatürk karşıtlığı karşısındaki fikrinizi merak ediyorum…

- Son dönemde değil, Cumhuriyet’in ilk gününden, hatta saltanatın kaldırılmasından beri Atatürk’ün eserini karalayan çevreler var. Bu çok normal. Fransız Devrimi karşıtlarına göre Fransız Devrimi şeytan işiydi. Tarihte, bütün büyük devrimler sert tepkilere neden oluyor. Daha ilginci, Türkiye’nin Batı, Avrupa kimliğini benimseyen çevrenin içindeki tartışmadır. Bazıları her tür eleştiriyi, hatta Atatürk’ün “zaafları”nın anlatımını otomatik olarak karalama, hakaret olarak görüyor. Hal böyle olursa ciddi bilimsel araştırma ve analiz yapılamaz. Bazı liberallerse, Atatürk’ün yaşadığı dönemin koşullarını yeterince değerlendirmeyerek Atatürk’e, kanımca genellikle anakronistik eleştiriler yöneltiyor. Bu da yanlış! Zamanla Atatürk, başka ulusların esaslı, kurucu figürleri gibi, hem ortak ulusal gurur kaynağı, hem de dengeli, tarihsel, sosyolojik vs. konusu olacaktır. Kitabımı bu dilekle sonuçlandırdım.

- Dün 10 Kasım’dı. Ulu önderin aramızdan ayrılışının 71. yılı. Neler söylemek istersiniz son olarak?

- Atatürk büyük bir devrimci ve devlet adamıydı. Türk ulusu haklı olarak ona karşı minnet ve borçluluk hissediyor. Dilerim ulu önderin anısı hiçbir zaman zayıflatılmasın. Aynı zamanda tarihsel perspektif kazansın ve Türkiye’nin demokratik gelişmesinin olumlu etkeni olsun. Onun ilkelerine daima ihtiyacımız var.
Kasım 2009
Erdem Öztop

21 Kasım 2009 Cumartesi

KURBAN


“KURBAN BAYRAMI” DEĞİL, “HAC BAYRAMI”!


Yarın ne bayramı?

Kurban bayramı değil!. HAC Bayramı!. Hacc’a gidenlerin bayramı!.

Hacc’a gidenler günâhlarından arınıyorlar. Bu arınmanın bayramını yapıyorlar.

Biz de onların bu sevincine, mutluluğuna iştirak ediyor, onlar bayram ettiği için biz de bayram ediyoruz.

Ve de, şükür olarak kurban kesip onların etini de kendimize hiç bir parça ayırmadan olduğu gibi ihtiyaç sahiplerine, yoksullara yetimlere, fakirlere dağıtıyoruz..

Bu, zahirde kesilen kurban!.

Bir de mânevi kurban var!.

"HAC BAYRAMI",

ZAMAN İÇİNDE “KURBAN BAYRAMI”NA DÖNÜNCE…

HALKIN DİLİNDE “KAVURMA BAYRAMI” NİYE OLMASIN Kİ!

Kebapçılardan çıkmayanların, barbeküde bonfile, pirzola çevirenlerin, stres atmak için çıktığı balıktan dönenlerin oturup kurbanlara acıdıklarını söylemelerini “timsahın gözyaşları” olarak nitelesek sanırım hiç yanlış olmaz!.

Hac Bayramı”, zaman içinde Kurban Bayramı”na dönünce, halkın dilinde Kavurma Bayramıniye olmasın ki?

Oysa gözden kaçırılmaması son derece önemli olan bir gerçek var?

DİN”deki kurallar uzaydaki bir tanrının, bizim yaptıklarımızla eğlenip zevklensin diye, keyfi kararlarından mı oluşmuştur;?

Yoksa…


Her birinde yüz milyarlarla yıldızın yer aldığı Milyarlarca galaksinin yüzdüğü evreni Yaratan ve ALLAHadıyla işaret edilenin, oluşturduğu SİSTEM ve DÜZEN bilinsin; onun şartlarına göre yaşanarak, geleceğimiz cehennem olmasın; diye mi Allah Rasülü tarafından bize bildirilmiştir “DİN”?

Bu ikisi arasındaki farkı anlayacak çalışır beyin kapasitesi olmayanların; “DİN”deki konuları değerlendirip, günün şartlarına göre gerekli çözümleri bulup açıklamaları mümkün değildir!.

“KURBAN”IN ÜÇ DERECESİ VARDIR

Bu durumda, Kurbanın üç derecesi çıktı ortaya!.

1-Zâhirdeki kurban.

2-Tabiatın, yani bedenin istek ve arzularını kurban.

3-Allah’tan ayrı saydığın, ayrı bir varlık olarak düşündüğün “ben” kavramını kurban.

ZÂHİRDE KESİLEN KURBAN

Kurban kesmek imkânı olan, kurban keser ve etini mümkünse tamamıyla, et alma imkânı olmayan fâkirlere dağıtır…

Bu bir yoldur…

Ancak, yenilip ertesi günü dışarı atılacak et yerine, o parayla insanlara âhıretlerini, ebedî yaşamlarını kazandıracak bilgileri ihtiva eden kitaplar veya kasetler de dağıtılabilir!.

Bu da bir yoldur!.

İslâmiyete düşmanlığın bu kadar açık ve güçlü olarak sergilendiği; insanların, “DİN”den uzak kalmaları için bu kadar mücadele edildiği bir ortamda, insanlara ilim verilmesi, imkânı olanlar için farzdır!.

Eğer müslümanlar yıllarca, bina-yurt-cami gibi toprağa ölü yatırım yapacaklarına; onlara, gerçek İslâm Dini’ni insanlara öğretecek yayınları dağıtsalar; insanları ilimle mücehhez kılsalardı, sanırım bugün çok daha farklı şartlar altında olurduk.

Ne yazık ki, insanları ilimlendirmek için kullanılması gereken para, uzun yıllardır, cennette köşk ya da huri satın almak isteyen bilinçsiz müslümanlar tarafından, taşa-toprağa yatırılarak bugünkü ortama gelinmiştir.

Lâfta yüzde 99’u Müslüman olan ülkede, İslâm Dini tanınmıyor; insanlar Kurân hükümlerinden öcü gibi kaçıyorlarsa, bunun vebâli, biraz da onlara bu ilmi ulaştırmayanlardadır.

İlim kadın-erkek her müslümana en öncelikli farzdır… Maddi imkânı müsait olan tüm müslümanlara, imkânlarını, insanlara ilmin ulaşması için değerlendirmeleri de farzdır.

Elbette bu, bizim anlayışımızı paylaşanlara göre.

BEDENİN DOĞASINI,

TABİATINI KONTROL ALTINA ALARAK

BEDENİ KURBAN ET!

Kendine ait olarak kabul ettiği bedenin, istek ve arzu ve zevklerinden arın! Bedenini kurban et!.” denmek istenmektedir.

Bedenini kurban etmekten mânâ, kafayı kesmek değil, bedenin aşırı istek ve hırslarını frenlemek!.

Doğal yaşamı için gerekli olanları verip onun ötesindeki şeylerden bedeni frenlemektir. Yani, tabiatı kontrol altına almaktır.

Bedenin doğasını, tabiatını kontrol altına almak!. Bedeni kurban etmek!.

Daha önemlisi; Allah’tan ayrı olarak var kabul ettiğin “ben”liğinin, gerçekte hiç bir zaman var olmadığını idrâk etmek sûretiyle “benlik” kavramını kurban etmek. Daha da zoru!.

KURBAN

ARINMAK İÇİNDİR…

DİYET, KURTULMAK İÇİN!

Adam bir hata yapmış!.

Bağışlamamışlar, çaresiz kolunu kesecekler… Diyetini ödeyecek parası da yok… Çıkmış biri, adamın kolu kesilmesin diye diyetini ödemiş… Kolu kurtulmuş… Sevinmiş adam…

Mesleğini icraya devam etmiş… Kasapmış…

Diyetini ödeyen de uğrarmış dükkanına… Selâm sabah,

sevgi dilekleri… Derken, dermiş…

-Unutma bu iyiliğimi… Kolunun diyetini ben verdim!. Vermeseydim diyetini, bugün kolsuzdun!. Aç açık değilsin; bunu bana borçlusun!.

Bir defa…İki defa… Üç defa… Beş defa… On defa!

Boğazına kadar gelmiş nihayet kasabın… Atmış kafatası!. Kaldırmış kemik kestiği satırı havaya ve indirmiş koluna!. Demiş:

-Al diyetini verdiğin kolu!. Sen yoluna, ben yoluma!.

Allah rahmet eylesin Ömer Seyfettin’den okumuştuk bu hikâyeyi çocukluğumuzda!. Neyse ki artık böyle kol bacak diyetleri yok…

Kol bacak diyetleri yok da…

Çok daha büyük beynelmilel diyetler var!… Ya da… Ev, araba, iş, eş, aş, kitap, ilim, nâm, isim!

Sana bunları ben verdim, ben kazandırdım; diyen hazımsızlar!.

- “Ben”!. Der…

Aynı anda “Allah” der, “BEN”!.

Derken, âlemlerin Hâliki ve Rabbi Allah “BEN”, dersen sen de “ben”!… Bil ki sonra çok yanarsın sen!.

Kulunu yaratmış, yaratmadan önce de rızkını takdir etmiştir!.

Kulun rızkı, yaratıldığı andan sonsuza kadar, kendi

sine takdir edildiği kadarıyla ulaşacaktır; dem be dem!.

Zâhirde ve Bâtında kulluğunu yerine getirmesi için, ihtiyacı ne kadarsa, o kadar rızk her an kendisine ulaşmaktadır gene Allah eliyle!.

Kişi, takdir edilenin eline geçmesi için, fıtratı üzere gereken kadar çalışmayı ortaya koymaktadır.

Kimse, ne bir eksik ne de bir fazla alamaz!. Şunu yapsaydım veya yapamadım da alamadım derse; bu onun içinde yaşadığı gerçek sistem ve düzenden gâfil olmasındandır!.

Gözleri görmeyen değil; basîreti sistem ve düzen

i görmeyen, âmâdır!.

Allah verir!…

Bazen de kurban ister!. Diyet ister!.

Kurban, arınmak içindir!… Diyet, kurtulmak içindir!.

MÂNEVİ KURBAN

Mânevi kurban nedir?

Genelde, klasik anlatımda; “Nefsini kurban etmekten” söz ederler.

Nefsini kurban et Allah yolunda!.” derler.

Bu söz ile, aslında başka bir şey anlatılmak istenmektedir.

Nedir bu anlatılmak istenen?

“KURBAN KESMEK”,

BÂKİYE FÂNİYİ KURBAN ETMEKTİR!

Besili, semiz, ama boynunda tasma izi olan köpekle, kuru kemikleri çıkmış kurdun konuşmasını dillendirmişlerdir! Tasmalıyla tasmasız arasındaki fark anlaşılsın için!.

Bazen kurtlar da tasmalanır takdiri ilâhi!

Ama tasmalar, asla takılamaz sonsuza dek, başkaları tarafından!. Birinin taktığı tasma er geç çıkar…

Ya senin kendine taktığın tasma!.

İşte onu bu dünyada çıkaramazsan tasmanı, ebeden çıkaramazsın boynundan!…

O elinle, beyninle, taktığın tasmanın adı “BEN”dir!

Bu tasmadan kurtulmanın yolu, diyetini vermektir!. Kendini kurban etmektir…

“KURBAN KES”, hükmüne itaat edip, gerçekte varolmayan “BEN”ini (eneni) yok etmek; Bâki’ye Fâniyi kurban etmektir!.

Kâmiller, “al” elimi derler…

Kâmiller, karşılıksız verirler…

“Ben”le tasmalılar ise “ver” elini derler…

Verdiklerini başa kakarlar…

Karşılıksız, belki selâm bile vermezler!.

Allah ahlâkı odur ki…

Yağmuru karşılıksız yağdırır!. Havayı karşılıksız solutur… Gözü karşılıksız vermiştir güzellikleri seyredesin diye; eli karşılıksız vermiştir, güzeli tutasın, zevkine eresin, diye…

Ya Hulûsi hâlin nîcedir, Allah ilmini, dağıtırsın karşılıksız diye de; hâlâ, ne beklersin bu ilmin gereğini yaşasınlar diye!. Bu ilme vesile kılınmanın karşılığı olmaz mı? Derler…

De, öyle mi acaba?

Var mı, bir beklentisi Hulûsi’nin bu yolda!.

Biliriz ve dillendiririz ki…

Herkes kendisine takdir edileni yaşayacak ve bunun sonuçlarını da daha sonraki anda görecektir…

İnsanlar birbirlerine sadece onun takdirinde olanı ulaştırabilir; veren ise yalnızca Allah’tır!. Herkes, yaradılışında kolaylaştırılanı kolayca başarır; başaramadığı da takdirinde olmayandır!.

DÜNYALIĞINIZI VERİN, AHRETLİĞİNİZİ DE VERİN…

YAKSA DA

YANA YANA VERİN!

ÇIPLAK GELDİK, ÇIPLAK GİDECEĞİZ..

VERİN KURTULUN, “BEN”İNİZİ BİLE!

Nice çöllere karşılıksız yağar yağmur ama, kum taneleri sadece seyreder damlaları!

Beklenti ya umuttandır, ya ilimsizlikten!.

Toprak mezarını sırtında taşıyanlar, geçmiştir dünyadan ve içindekilerden… Zira “fefirru ilallah” onlarda zuhûr etmiş, firar etmişlerdir Allah’a!.

Allah ef’âlini seyreder onlar, acaba bir gül daha açacak mı bahçede diye… Umutla… Sevgiyle… Bu da beklenti sanılır başkalarınca…

Gönül ne mey ister, ne meyhâne; gönül yâr ile dostluk ister, mey bahâne… Dedikleri gibi, hemhâl olacak bir yâr ararlar cihânda.. Bu da kesretin gereğidir, ve sonucu!… Kesret mertebesinde, bu durum sonsuz devam eder…

Neyse dostlar, sizin fazla vaktinizi almayayım…

Verin…

Karşılık beklemeden verin…

Gerekirse diyetlerini de verin!

“Ben”inizi de verin!

Allah ahlâkıyla ahlâklanmak için sahip olduğunuz ne varsa verin!.

Zaten alacaklar; mertlik yiğitlik sizde kalsın; verin!.

Çıplak geldik; çıplak gideceğiz!…

Dünyalığınızı verin; ahretliğinizi verin!. Yaksa da yana yana verin!

Altıncı bilir, altın yanmadan saflaşmaz!.

“Kurban”dan bahseden âyetteki “nusûk” da, gümüşün saflaşması için arıtılması işlemi anlamına geliyor..

Bize teklif edilen belli…

“Saf”laş… “Safiye” ye ulaş!.

Bunun için yaratıldı iseniz, bir dem gelecek bu kolaylaşacak; gerekenleri yapacaksınız; saflaşacaksınız, safiyeye ulaşacaksınız!.

Ama bu belki de kolay olmayacak; çok zorlanaca

ksınız!…

Üzerinizdeki fazlalıkları vermek, bunca yıl çalışıp emek vererek sahip olduklarınızı dağıtmak, hele hele karşılıksız olarak uzatmak çok ağır gelecek ve yanacaksınız!. Belki de yanıyorsunuz!. Ama bilin ki bu yanış hayrınıza!. Çıplak geldik, çıplak gideceğiz, verin kurtulun “BEN”inizi bile!

“ALLAH”tan, “ego”muzu kurban etmeyi bize kolaylaştırmasını; gelecekte yanmamıza sebep olacak her şeyden uzak kalmayı; ve he

pimizin sonsuz mutluluğa ulaşmasına vesile olacak şeyleri bize nasip etmesini niyâz ederim.

ÜÇ KURBANI KESEBİLEN

SIRAT’I GEÇMİŞ,

CEHENNEMDEN

KURTULMUŞ,

CENNET HAYATINA ERMİŞ OLUR!

Mâdem ki senin varlığın, Allah’ın varlığından meydana gelmiştir, varlığın Allah’a aittir. “sen” diye bir şey yok!.

Yapacağın şey; bunu anlayıp idrâk etmek sûretiyle “ben” kavramından kurtulmak…

İşte bu üç kurbanı kesebilen sırat’ı geçmiş, cehennemden kurtulmuş, cennet hayatına ermiş olur…

Cehennemin üstündeki Sırat, şu dünya yaşantısıdır.

Şu anda siz, Sırat’ın üstünde adım atıyorsunuz.

Bu attığınız adımlarla, yanlışlık yapıp, cehenneme düşüyorsunuz, bu defa yanmaya başlıyorsunuz, üzülüyor, sıkılıyor, bunalıyorsunuz, isyan ediyorsunuz.

Ama, bütün bu isyan ve üzüntüler, sıkıntılar sizin azabınızı hafifletmiyor. Sonra tekrar o cehennemden, sıratın üstüne sıçrayıp gene

yürümeye devam ediyorsunuz!.

Şimdi, burada bir nebze duralım ve, şunu anlamaya çalışalım!.

Bizim, cehennem azâbını şu dünyada iken çekmemizin sebebi, yanlış bilgilenmeler sonucu, bizde oluşan sahiplik duygusu ve hırstır.

İnsanın cehennemde yanmasına; dünyada veya ahirette, kabir aleminde veya mutlak cehennemde yanmasına yol açan şey sahiplik duygusu ile hırs’tır.

Bir insanda kanaat varsa, cehennemin yarısından kurtulmuştur.

Bir insan sahiplik duygusunu atıp da

;

“Mülkün sahibi Allah’tır!. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder!” diyebilirse, cehennemin tamamından kurtulmuştur, tamamından azâd olmuştur.

Madem ki, bu varlığı yaratan Allah!.

Ben, mülkün sahibi olarak şu kâğıdın üstünde istediğim gibi tasarruf edebiliyorum; ister yırtar, ister cebime koyar, ister başıma koyar, ister yere atarak üstüne basarım… Bu kâğıt benim olduğuna göre, dilediğim gibi tasarruf edebilirim,” diyebiliyorsam…

Madem ki, “Malik-el mülk,” yani "mülkün sahibi" Allah’tır diyorum; Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, kimse O'na karışamaz, etkileyemez, hesap soramaz!.

Öyleyse, her birimizin üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan Allah’tır!

Dilerse, vezir eder, dilerse rezil!.

Dilerse, başlara tâc eder, dilerse ayakkabı!.

Ona; “Niye beni aç bıraktın,” demeye benim hakkım yok!.

“Niye bu hazımsızlık” demeye de hakkım yok!.

Allah’ın mülkünün içinde isem ben, O'nun tasarrufu altında isem;“Allah dilediğini yapar!.”

Allah’a imân etmiş kişi olarak bize düşen şey; O'nun hükmüne ve takdirine razı olmaktır!.

Ya Rabbi!. Bu gün aç bıraktın, yarın da, dilersen doyurursun. Bugün rezil ettin, edersin!. Yarın, dilersen vezir edersin. Sen ne dilersen onu yaparsın. İçinde bulunduğum her hâl, senin hükmün ve tâkdirin gereğidir,” diyebilmek!.

Bunu diyebilirsek, işte o zaman, iman sa

hibi bir kişi olarak, Sırat’tan kolaylıkla geçer, ateşe, azâba düşmez, cennete ereriz.

Yok eğer bunu yaşayamazsak, “Ben mülkün yegâne sahibiyim! “derken Allah;

O mülkün biraz da sahibi benim. Bana niye böyle davranıyorsun?“ diye Allah’a hesap sormaya kalkarsak,göğe tüküren adama benzeriz. Bir yere ulaşmaz o tükürük, döner kendi yüzümüze gelir…

Akıllı adam, Allah’a isyan edilmeyeceğini idrâk eder.

Zira bu isyan ve itiraz, hiç bir şey kazandırmaz!. Senin hayatını cehenneme döndüren ateşin, biraz daha körüklenmesini sağlar.

BİSMİLLAHİ ALLAHÛ EKBER” DİYEN

NEFSİNİ KURBAN EDER!

“Besmele”yi ya çekeceğiz ya da çekmeden gideceğiz!

ÂMENTÜ BİLLAHİ diyebiliyorsak, bizi

bu besmele noktasına getirecektir. AMENTÜ BİLLAHİ diyemezsek, bir Hz. Musa, Hz. İsa ümmeti olarak çekip gideceğiz. AMENTÜ BİLLAHİ yi bu ümmete getiren, Hz. Muhammed’dir.

“BİSMİLLAHİ ALLAHU EKBER” diyen, nefsini kurban eder! Varlıkta Allah’tan başka bir şey kalmaz!

BİLGAYBI’daki B, BİLLAHİ’ye eşittir. Gayb’ın kendisi olan ZÂT’ına; varlığını , özünü vareden Allah’a iman ederler. BEN dediğin ÖZÜNÜ teşkil eden Allah’a iman eder. O’nun gaybıdır. Bu anlaşılmadan, dışarıdaki tanrı kavramı kalkmaz!

Özünde O’nun olduğunu idrak ederse, kiş

inin yaşamı nasıl etkilenir?

Biz birbirimize numuneyiz. Kalpten, karaciğerden, özüne Zâtına kadar bunu idrak eden bir kişi kızdığı zaman, sövdüğü zaman, çekiştirdiği zaman kime yapmış olur?

Sevmediğinin, tiksindiğinin gaybı, Zâtı kimdir?

Yasakların gelmesi, bunların Özünde Allah’ın olmasıdır. Perdelenip şirke düşmüş oluyorsun yani MÜŞRİK oluyorsun…Ve Kurân’ı eline alamıyorsun!



Kaynak : Ahmed Hulûsi


BİR DE ŞU YORUMU

OKUYUN LÜTFEN !

(Çok hayret edecek ve şaşıracaksınız!....)

Kaynak: BİR İYİLİK

Kurban Bayramı adını Müslümanların büyük veya küçük baş bir hayvanı Allah rızası için kurban etmesinden alır. Kurban, Arapça kökenli bir kelime olup Türkçe’ye Farsça’dan geçmiş bir sözcüktür.

Arapça “K-R-B” kökünden türemiş olup akraba kelimesiyle aynı kökene sahiptir. “Yakınlık” veya “Yakınlaşma” demektir. Kurban kelimesiyle “kul’un Allah’a yaklaşması” veya yakınlaşmasını sağlama anlatılır.

Kurban’ın ıstılahı anlamı

Istılahta, yani bir İslam dini terimi olarak Kurban, Allah’a yaklaşmak ve Allah rızasına ermek niyetiyle kesilen, kurban edilen, hayvan demektir. Kur’an’da geçen İbrahim peygamber ve oğlu İsmail ile ilgili kıssadan yola çıkarak, kurban kavramı, çok daha genel bir adanmışlığı, Allah için bireyin her şeyini feda edebilecek olmasını, Allah’a teslimiyeti ve ona karşı şükür içinde olmayı ifade etmektedir. Kur’an ‘da Hac Suresinde geçen şu ayet, kurbanın islam inancındaki yerini özetler:

“Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.”

Diğer Dillerde Kurban

Kurban Bayramı farklı dillerde ve farklı kültürlerde, kültürel etkilerle de, farklı isimlerle anılmaktadır. Arapça İyd-el Adha şeklinde okunan tüm dünyada yaygın olan bir isimdir. Türkçe'de Kurban Bayramı olarak anılırken, Hindistan ve Pakistan’da bayrama genelikle Bakra Eid denir ki bunun anlamı “Keçi Bayramı”dır; bu ülkelerde sıklıkla kurban edilen hayvan keçidir. Bakra Eid Güney Afrika’da da kullanılan bir isimdir. Bangladeş’te kullanılan yaygın isimlerse Id-ul-Azha ve Korbani Id’dir. Türkçe ismine benzer bir şekilde Bosna-Hersek, Bulgaristan da Koç bayram, Arnavutluk’ta Kurban Bajram şeklinde anılır. Nijerya’da Babbar Sallah, Somali’de ve Kenya ile Etiyopya’nın Somalice konuşan bölgelerinde ise Ciidwayneey olarak anılır.

Tarihçe

Tevrat’a göre İbrahim’in Eşi Sara’dan bir çocuğu olmuyordu ve İbrahim Sara’dan bir çocuğu olması durumunda bunu Allah’a Kurban olarak adadı. “Tanrı, “İshak’ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git” dedi, “Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.”, (Yaratılış:8-9-10-11-12-13)

İbrahim, “Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak” dedi.

İkisi birlikte yürümeye devam ettiler. Tanrı’nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak’ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı. Ama RAB’bin meleği göklerden, “İbrahim, İbrahim!” diye seslendi. İbrahim, “İşte buradayım!” diye karşılık verdi.

Melek, “Çocuğa dokunma” dedi, “Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı’dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin.” İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu.”

(Yaratılış: 22:2-8-9-10-11-12-13)

Kur’an metinlerinde bahsi geçen çocuğun “yumuşak huylu bir erkek çocuk” olmasından bahsedilip ismini belirtilmemiştir. Fakat genelde İsmail olarak tefsir edilir ve müslümanlar çocuğun İsmail olduğuna inanırlar.

Diğer İslami kaynaklara göre, İbrahim Peygamberin eşinin kısır olması nedeni ile bir çocuğu olmayınca (bazı rivayetlere göre 125 yıl) Allah’a yalvarır, dua eder. Kendisinin ve eşinin yaşlı olduğu bir zamanda mucizevi bir şekilde oğlu olur. Çocuk biraz büyüdüğünde, İbrahim peygamber rüyasında onu kurban etmesi gerektiğini görür. Oğluna “Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” der.

Peygamberlerin rüyaları normal insanların rüyalarından farklı olduğundan bu bir emir olarak kabul edilmiş ve İbrahim peygamber oğlunu kurban etmeye götürmüştür. Ancak Allah’ın emriyle bıçak çocuğu kesmez. Bu esnada Cebrail kucağında bir koç ile gelir. Bu imtihan başarı ile geçildikten sonra tüm İbrahimi dinlerde Zilhicce ayının 10. günü aynı şekilde kurban kesilerek kutlanan bayram olmuştur. İslam peygamberi, Hac gibi terkedilen İbrahim’ geleneği, tekrar hayata geçirmiştir.

17 Kasım 2009 Salı

AKP'NİN AÇILIM EMRİ NCAFP'DEN -TERCÜME

Alıntı Kaynağı: http://keykubat.blogspot.com/2009_08_23_archive.html (Alaaddin Keykubat kardeşim iyi niyetine ve yüksek müsadene sığınarak alıntı yaptım. Teşekkürler)


SON PKK RAPORU (Yazının orijinal sitesi için tıkla)

ARMA’NIN TERCÜMESİ

Amerikan Dış Politika Milli Kurulu

Başlık Tercümesi;

Kürdistan İşçi Partisinin (PKK) Silahsızlandırılması, Tasfiyesi ve Topluma Kazandırılması (DDR Projesi)

David L.Phillips

15.Ekim 2007

AMERİKAN DIŞ POLİTİKA MİLLİ KURULU

Amerikan Dış Politika Milli Kurulu 1974’de Profesör Hans J.Morgenthau ve diğerleri tarafından kurulmuştur. Amerikan çıkarlarını tehdit eden karışıklıkları çözmeye kendini adamış, kazanç gütmeyen eylemci bir örgütlenmedir. Sona doğru, Milli Kurul, Amerikan Dış Politikasının çıkarlarını politik gerçekçiliğe dayalı, tarafsız, açık seçik belirterek,tanımlar ve ilerlemesine yardım eder.

Amerikan Dış Politikasının İlgi Alanları;

-Milli güvenliği güçlendirmek ve korumak,

-Belirtilen ülkelerde, siyasi, dini ve kültürel çoğulculuk değerlerini güçlendirmek ve desteklemek,

-Gelişmiş ve gelişmekte olan dünya ülkeleri ile ABD’nin ilişkilerini geliştirmek,

-İnsan haklarını salık vermek,

-Gerçekçi silah-kontrol sistemlerini cesaretlendirmek,

-Nükleer ve geleneksel olmayan diğer silahların üretilmesini frenlemek ve,

-Açık ve küresel bir ekonomiyi desteklemek.

Demokratik ve bilgilendirilmiş toplumun hayati olduğuna olan inançla,Milli Kurul,Amerikan güvenliğinin yüzleştiği güvenlik tehditlerini halkına adresi ile göstermek,bu konuda halkını eğitmek için iki ayda bir yayınlanan “American Foreign Policy” dergisini de içeren yayınları yayınlar.



TABLO İÇERİĞİ-İNDEKS

Bölüm I:Tanıtım

Bölüm II:Bulgular

Tarih

İdeoloji

Tecavüz

Suistimaller

Derin Devlet

Öcalan’ın kaderi

Seçimler

Adalet ve Kalkınma Partisi

AB Etkisi

Kestirme yollar

Irak faktörü

Bölüm III:İlerleme yolu

Reformların (yeniliklerin) terine getirilmesi

Ordunun demokratikleştirilmesi (Siyaset üstülüğünün kaldırılması)

Irak hükümranlığına saygı

İnsan Hakları uygulanmalarının geliştirilmesi

Muhatabın belirlenmesi

Sadakat ve uzlaşma sürecinin denetlenmesi

Savunma sistemi yatırımları yapma

Toplumsal refahın yayılması

Yeniden yapılanmanın desteklenmesi

Çalışma ortamı yaratılması

Havuç ve değnek uygulaması

Ekler;

Alfabetik sözlük

Yazar hakkında

Yöntem ve bilgilendirme


BÖLÜM I: TANITIM


Bu araştırma raporu Amerikan Dış Politikası Milli Kurulu (NCAFP-ADPMK)(DDR) Kürdistan İşçi Partisinin Silahsızlandırılması,Tasfiye edilmesi ve yeniden Kaynaştırılması (STYK) stratejilerini önermektedir.

Bu sonda,Bölgesel Kürdistan Hükümetinin (KRG-Kurdish Regional Government) PKK üzerindeki baskısını nasıl arttıracağının aşamaları amaçlanır.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan harekete geçmek için baskı görmektedir.Her nasılsa, PKK’ya karşı ciddi yan etkileri olabilecek bir askeri harekattan kaçınmalıdır.

Askeri harekat,Türk Kürtlerini koyu milliyetçiliğe teşvik ederek bölgeyi bir yangın yerine çevirecek,iki yanlı olarak hem ABD hem de Avrupa Birliği (AB) ile adaylık ilişkilerinde talihsiz yeni ödün vermesini sağlayacak gelişmeler yaratarak,Türkiye’nin demokratikleşmesinin altını oyacaktır.


İCRA ÖZETİ


Türkiye’nin PKK sorununun çözümü,Türkiye’nin,Kürtleri de içeren bütün vatandaşlarının yaşam standartlarının geliştirilmesi ve demokratikleşmesini sürdürmesi üzerine kuruludur.

Avrupa Birliği İnsan Hakları Kongresi ile azınlık haklarının kurumsallaştırılması için, amaçlanan Sivil Anayasa önemli bir ileri adımdır.


Politik ve kültürel reformların tamamıyla uygulanabilmesi için Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu 301.Madde gibi Kürtlerin şikayetlerine sebep olan yasa yapmaktan dönülmesi,yürürlüklerinin kaldırılması ve Türkiye’nin tam demokratikleşmesini arttıracak sağlayacak yasal düzenlemelerin zenginleştirilmesi yönünde yasa yapması gerekmektedir.


Çözümün bir diğer parçası da Güneydoğuda ekonomik gelişmenin sağlanmasıdır.Özelleştirme ve toprak reformu iş alanları yaratacak ve bölgenin alt yapısı yollar ve su hizmetleri gibi ilave yatırımlardan yararlandırılmalıdır.

Bu bölgeye, hayvancılık ve yöreye özgü tarım endüstrisinin uygulanabilmesi için geleneksel gelir kaynaklarının güçlendirilmesi ve uluslar arası bağışlar ile güçlendirilen fonlar tahsis edilebilir.


Sosyal gelişmeyi arttırmak için Adalet ve Kalkına Partisi (AKP) ,Kürt feodal toplumundaki geleneksel rollerinden kadınları kurtarabilmek için olduğu kadar özellikle genç kızların eğitimleri ve sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri için fonları yaygınlaştırmalıdır.


Avrupa Birliği Türkiye’deki reformları desteklemek için önemli bir role sahiptir. Erdoğan, reformları batılı diplomatlar ondan istediği için değil,Türkiye’nin en önemli ihtiyacı olduğundan yaptıklarına ikna ettiğini göstermiştir.


Her nasılsa,Avrupa Birliği üyeliğinin görünümü,Erdoğan’ın reform ajandasını desteklemesi de kritiktir.

“Avrupa Birliği üyeliği görüşmelerinde ”tam üyelik” yerine “Özel ortaklık”ın geçmesi bir eşitsizliktir.

Avrupa Birliği üyeliğinde, Türkiye’nin adaylığını destekleyecek tek bir kuvvetli birlik iletisi,Türk Silahlı Kuvvetlerinin tamamen Sivil idare denetimine verilmesini,devlet kurumlarının güçsüzleştirilmesini de içeren zor reformları (!) içeren şu anki statusko’nun sürdürülmesini engellendiği şu anda AB üye devletlerinden özellikle Almanya ve Fransa tarafından verilebilir.


PKK sorunu,havuç olduğu kadar da özel bir değnek de gerektirecektir.(Önce havuç sonra sopa diyor.)

Uluslararası toplum,PKK’nin finans ve propaganda alt yapısını hedefleyen baskıyı arttırabilir.

Avrupa Karşı Terör Grubu,PKK’yı fonlayan yasadışı gelirlerin araştırılmasında önderlik alabilir.


Birleşmiş Milletler Karşı Terör Heyeti, AB ve üye ülkelerini de kapsayacak şekilde PKK’yı mali olarak destekleyen paravan organizasyonları belgeleme gayretleri ile fonlarının kesilmesini amaçlayan,terörist faaliyetlere mali destek sağlamayı ret etmek için kurulmuştur.


AB lisanslı ve merkezli PKK medya pazarı,ortadan kaldırılması gereken tecavüzleri ve düşmanlığı teşvik,tahrik etmektedir.


Irak Hükümeti ve Kürt Yerel Hükümeti PKK üzerine baskılarını arttırmak için bütünleşmelidir.


28 Eylül 2007 tarihli Irak-Türkiye karşı terör antlaşması yönünde adımlar atılmalıdır.


İstihbarat ve İşbirliği esasının kurulmasına rağmen,antlaşma Türkiye’nin beklentilerinin gerisinde kalmaktadır.


PKK’nın takip edilmesi için Irak topraklarına Türkiye’nin girmesi için yetki vermeyi aşikârane ret etmektedir.


Irak Hükümeti özellikle Kürt Yerel Hükümetinin idaresi altındaki yerlerdeki topraklarda işlevsizdir.


Kürt Bölgesel Hükümeti,antlaşmada somutlaştırılan kendi taahhütlerini yerine getirebilmesi için antlaşmaya dahil edilmemiştir.


PKK faaliyetlerini engellemek için;


(ı) Kürt Bölgesel Hükümeti ile PKK kontrol noktaları kurabilir;

(ıı)Erbil hava yolu ile seyahat edenlerce transferi yapıldığı bilinen fonları yasaklayabilir;

(ııı) Mahmur kampı sakinlerini vatandaşı oldukları Türkiye’ye geri gönderebilir;

(ıv) PKK tecavüzlerine göz yuman Irak Kürdistanındaki grupların faaliyetlerini yasaklayabilir. (Örneğin;Demokratik Çözüm Partisi)


Eğer Irak Yerel Hükümeti Başkanı Mesud Barzani bir adım atarsa,Türkiye onu kötülemeyi bırakıp, yerine, doğrudan diplomatik görüşmelerin önünü açacak özel bir heyet gönderebilir.


Bu,aynı zamanda Irak Kürdistanı ile Türkiye arasında daha fazla sınır kapılarının açılmasını, Habur kapısından transit geçiş işlemlerinin hızlandırılması ile iki sınır arasındaki iyi niyeti yükseltebilir.


Türkiye ve Kürt Yerel Hükümetlerinin ikisinin de iyi niyete ihtiyaçları vardır.


Son olarak ve en hassas olanı,Mesud Barzani ve Celal Talabani etkilerini kullanarak PKK’nın 12 ay ateş kesmesini sağlayabilir.


Bu,PKK’nın tehdit eden duruşunu azaltacağı için,Türklere uzun vadeli bir düşünme şansı vereceği gibi,Türk Ordusunun krizi kızgınlıkla askeri müdahale ile çözmekten daha ziyade mevcut harekat riskinin seviyesini de kademeli olarak düşürecektir.


Bu hatta Türkiye’ye burada belirtilen reformları ve programları yapabilmesi için ihtiyacı olan zamanı verecektir.

Bu adımların hepsi elan PKK’dan daha tehditkar görünen Türk Birliklerinin Irak’ta arttırılma alternatifini yaratmakta hayati önem taşımaktadır.


Bu arttırma,Kerkük’teki Irak Kürtlerini de uyarmaya yarayacaktır.Türkiye,Kerkük vilayetinin Irak Kürt Yerel Hükümeti ile birleşmesine hoşgörüsüzce karşı çıkmaktadır.


Türklerin çoğu,Kerkük’ün katılımının Irak’ta fiili bir bağımsız Kürt devletini tetikleyeceğini, Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtlerin bundan esinlenerek Türkiye’nin bölünmezliğini tehdit edeceğinden korkmaktadırlar.Endişelenmelerine gerek yoktur.(!)


Kürtlerin ezici bir çoğunluğu,denize kıyısı olmayan bir “Büyük Kürdistan’da” yaşamaktansa Avrupa Birliğinin bir üyesi olmayı tercih etmekte,diğer yandan,istikrarlı,laik,batı yanlısı bir Irak Kürdistanının,istikrarsız,İslamileştirilmiş bir Irak arasında yararlı bir tampon olduğunu fark etmeye başlamalıdır.(!)


Irak Kürdistanı ile iyi ilişkiler,petrol nakil gelirleri,su hakları,inşaat işleri,petrol arama antlaşmaları ve sınır ticareti şeklinde ekonomik faydalarının getireceği kazançlar ile bir talih kuşu olacaktır.(!)

S-8

Sorunların çözümü PKK’nın savaş alanındaki tavrı yüzünden yerine getirilememiştir.


Aksine,eninde sonunda PKK barışı isteyip izleyeceğine dair stratejik kararını alacaktır.


Eski PKK üyeleri için bir genel af ayarlaması bunu ortaya çıkarabilecektir.


Genel af, PKK mağdurlarının kefenleri üzerinde ağlayan kederli ailelerin resimlerini yayınlayan günlük medya haberlerinde duyguları tahrik edilen bir çok Türk için iğrençtir.


Oysa genel af olmadan Türkiye en iyi şekilde idare olunacak ama PKK sorununu asla çözemeyecektir.


Türkiye’nin genel aflarla ilgili olarak uzun bir geçmişi var ama sıra PKK’ya geldiğinde “Genel Af” terimi gereğinden fazla çekişmeli hale gelmektedir.”Topluma Kazandırma Yasası DDR-STT projesini karakterize etmekte daha lezzetli bir yol olabilir.


(PKK’nin silahsızlandırılması,Tasfiye Edilmesi,Topluma kazandırılması yerine STT Projesi diyebiliriz.)

Bir Genel Af programının safhalar halinde uygulanması gerekmektedir.İlk önce,2002’den sonra katılan PKK üyelerine ayrıcalık önerilmelidir.Yetkisiz kadroların sorumlulukları sonra gelir.


Kırmızı bültenle aranan ve genel affa uygun olmayan 134 büyük komutan STT projesinden kaçacaktır.Onlara,ülkelerindeki ikametlerinde bir “sığınma” uygulanabilir.


Başarıyla uygulanabilir bir genel af programı Türkler için olduğu kadar,diğer ülkelerin yüzleştikleri daha ileri çatışmaları,ikilemleri çözmelerinde yararlı bir tecrübe çalışması olacaktır.


(Boşuna, Türkiye 50 yıldır “Amerika’nın sosyoloji laboratuarı” diye yazmıyoruz.Aslında ABD plan uygulatmaktan çok,planının mükemmel olması için öneri arayan bir ülke görüntüsü vermektedir.Bizim siyasilerin,örneğin,”evinde sığınma” yerine birkaçına “mezarda sığınma” ya da “Guantanamo’da sığınma” önerisi vermekte neden tereddüt gösterdiklerini anlayabilmiş değilim.(!) )


Şu an,her ne şekilde olursa olsun Türkiye PKK ile görüşmeyi ret etmektedir.Bunun için meşru ve kabul gören bir muhatap gereklidir.DTP (Demokratik Toplum Partisi) seçmenlerine hizmet etmek için (!) TBMM’de 21 milletvekiline sahiptir.Çünkü,Abdullah Öcalan ve PKK nifakı ile bağları olan bu üyeler ,DTP,etkili bir bağlantı olabilirler.(!)


Meclis üyeleri,DTP parlamenterlerini ayarlayarak,güvenilirliklerinin (!) desteği ile öneri alabilirler.(Terör örgütünden)


DTP,Türkiye’nin toprak bütünlüğünü güçlendiren ve terörizmi mahkum ederek bağımsız olarak bir itibar elde edebilir.


ABD’nin de oynaması gereken hassas bir rolü vardır.Türkiye’deki “İşbirliği-komplo teorileri” Amerika’nın Irak’ta PKK’ya sığınma sağlayarak,Irak Kürdistanının kurulmasına çobanlık ederek Türkiye’nin gücünü azaltmak için kumpaslar kurduğu temeline dayanmaktadır.


Bunun öyle olmadığını göstermek için Türkiye ile ilişkileri güçlendirme gayretlerini ikiye katlayacaktır.

Her ikisi de ,iki ülke arasında ekşiyen ilişkilerle ilgilenmeyeceklerdir.ABD, Irak’a naklettiği birliklerinin levazım ihtiyaçlarının %70’inin taşınmasını İncirlik Hava Üssünü kullanma izni ile gerçekleştirmiş ve Irak’taki çabalarını desteklemek için Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır.


NATO’nun değerli bir üyesi olarak Türkiye Afganistan’da önemli bir rol oynamaktadır.


Amerika,Türkiye’nin geniş siyasi,ekonomik,güvenlik çıkarlarına hitap ederek yardımcı olabilir.

Bunlar,Irak ve Kürt Bölgesel Hükümetlerinin nüfuzlarını (!) kullanarak PKK’yı etkilemeleri için cesaretlendirilmeleri ile sınırlı değildir.


S-10


BÖLÜM II :BULUNTULAR.


TARİH



Kürtler dünyada devletsiz en geniş azınlıktır.Bunlar,Türkiye,Irak,İran,Suriye,Ermenistan topraklarını içeren coğrafyada yaklaşık 30.milyon Kürt’tür.Bu nüfusun yarısından fazlası,ülke nüfusunun yaklaşık %20’sini oluşturdukları Türkiye’de yaşamaktadırlar.


Atatürk (Türklerin Babası) olarak bilinen Mustafa Kemal 1923’de,Türkiye Cumhuriyetini oluşturmak için Osmanlı kalıntılarını topladı.Avrupa’nın amaçlarına karşı çok uyanık davranarak, Avrupalı komşuları ile eşit,gerçekten çağdaş bir devlet kuracağını ifade etti.


I.Dünya Savaşının ardından şartları itilaf devletlerince konulan 1920 deki Sevr Antlaşması Türkiye’yi mevcut topraklarının 1/3’ne indirmiş ve Kürtlerin kendilerine ait bir devlet kurmaları için söz vermiştir.

Antlaşmayı ret eden Atatürk,Türkleri “özgürlük savaşı” için toplayarak,1923’de Sevr’in yerine Lozan antlaşmasının yerleştirilmesine yöneldi.


Cevaben,1925’de,bağımsız bir vatan kurmak amacı ile Kürtler bir isyan çıkardılar. İsyan,zalimce bir şekilde bastırıldı ve elebaşıları Diyarbakır meydanında asıldılar.


İsyanlar serisinin 1937’de sonuçlanması ile,Türkiye Kürtlerinin varlıkları “onlar dağ Türkleridir” diye adlandırılarak inkâr edildiği zalimce bir politika (!) benimsendi.


(Dostuna bak Türk Milleti.İşte AKP’’nin şeyh Said’lerin,Said-i Kürdilerin bıraktığı siyaseti tamamlamak için görevlendirildiğini hala aymayacak mısınız? )


Kürt dili,kültürü ve coğrafi yer adları yasaklandı.Türkiye’nin askeri baskısı,cuntanın anayasayı hatta Kürt haklarını bile kısıtladığı 12 Eylül 1980’deki askeri darbesi ardından yoğunlaştı.


İlan tahtalarında şu ileti tekrar edildi durdu:


“Ne Mutlu Türk’üm Diyene”


Tercüme Sonu.

Blog yazarının notu;


Bu yazıda olmadığı halde kullanılan imlalar bana aittir. Dikkat çekmek için yaptığımı yazdım.

Bu bölümden sonraki yazıların da buraya kadar anlatılanların bir kaç cümle fazlası ile tekrar edilmekten öte olmadıkları ve biraz da tembelliğime geldiği için şu an tercüme gereğini duymadım.


Başımızdaki mevcut hükümetin tamamıyla AB-D projelerine "evet efendimci-yes men" olduğuna dair belge gerekiyorsa bu tercüme yeterlidir inancındayım

Okuyanlara ve özellikle "vatanseverlere-antiemperyalistlere" saygılar sunarım.


Alaeddin Keykubat


Raporun her cümlesi ayrı bir yorum ve açıklama gerektirdiği halde anlam bütünlüğünü bozmamak için açıklama gereğini mecburen ihmal ettim.İmlamalarla geçiştirdim.


Ancak,son bölümde mecburen yorum gerektiği kanaati ile yorumumu yaptım.


Şimdi yorumum.


Raporu Tercüme edenin yazıya yaptığı naçiz yorum;


Türkiye’nin “ulusal-tek devlet” olmasını sanki siz desteklemediniz?


Ermenistan kurmak için gelen ordunuz,İngiltere ve yerli işbirlikçileri ile görüşüp bu işten vazgeçmedi mi?


Yoksa,Yunanlılar yerine sizinle mi savaştık?


Lozan’da Kerkük-Musul için İsmet paşaya destek veren siz değil miydiniz?


Lozan antlaşmanızı halen imzalamadığınızı,ülkemizin sınırlarını tanımadığınızı biliyoruz.Sebebi bu günler olduğu artık kesinlik kazanmıştır.


Cunta madem kötüydü,öyleyse “Bizim çocuklar başardı” niye dediniz?


Hala Cunta üyeleri,bolluk içinde “nü” resimler yaparak geçiniyorlar.Hala,sizin kurduğunuz tüm hükümetler neden onların kanalı,sizlere tavsiyeleri ile seçiliyorlar?


Menderes’e,1961 darbesinin sol generallerine,Nazım Hikmetlere,Ergenekonculara layık gördüğünüz muameleye bunları niye tabii tutmadınız?


Ergenekoncu generallerin tutuklanmasında ordunun bastırılması için kendi ordu komutanınızı ülkemize Genel Kurmay Başkanı ile görüşmeye gönderdiğinizi,ülkenin bir çok yerinde çok sayıda vatandaşımızın ölümüne sebep olan bombaları taşeron PKK’ya ve diğerlerine patlattırdığınızı gördük.


Beğenmediğiniz (!) cuntacıların hangisi için bunu yaptınız?


Yukarıda kısmen bahsedilen,Amerikan çıkarlarına karşı gelen devlet adamlarının kaderlerine bu adamlar niye maruz bırakılmadılar?


Eğer sizler için kötüyseler,yukarıdaki örneklerdeki gibi hala niye

yargılanmıyorlar?


Zaten adamlar tek tek hastane,mezarlık yollarına düşmeye başladılar.Bundan sonra “Tanrı önünde” yargılanacaklar herhalde? (!)


12 Eylül ve öncesi yaşananlar sizin “kitle projeniz-siyasi deneyleriniz değil miydi?


O şartlarda APO nasıl canlandı?Turgut Özal onu nasıl destekledi?


Gizli Ermeni Kurtuluş Ordusu ile birlikte hareket etmesini kim sağladı?


Baskı olan yerde bunlar nasıl olabilir?


İnsanları kahvehanelere,okullara,askeri kışlalara toplayıp zorla “Atatürk” diye bağırttınız.


Sevenler bile bu yüzden küfür ettiler,çünkü işbirlikçiniz olan generallere edemiyorlardı.


İnsanları,kendilerine hizmet eden insana küfür ettirmek için sizin uygulattığınız bir proje değil miydi?


Onu 1950’lerden sonra “İslamî bağlılığın azaltılması,sağ-sol ve faşist” yapılanmaları ve uzantılarından oluşan “Demokrasi projenizi uygulatabilmek için onu sizler göklere çıkarmadınız mı?


Size karşı en büyük ilk savaşı veren adamın ülkesini,sizden kopmak için savaşan halklara “Bakın biz de AB-D yanındayız,siz de artık bizi takip ediniz” dedirtmek için bu adamı 60 yıldır kullanan siz değil misiniz?


Siz önce Kızılderililerin hesabını verin!!!


Amerika neresi Türkiye neresi?


Kürtler sayesinde Irak’ı zapt ettiniz,2.milyon insanı kıydınız.Petrol ve diğer kaynaklarını gasp ettiniz,milyonlarca insanın hayatı söndü,gelecekten hiçbir umudu kalmadı.Tümünü köle ettiniz.


Hani siz petrolü çok olan ve bölgeye petrol için gelmemiştiniz?


Hani “adalet” getirecektiniz?


Saddam 130.000 adam kesti,siz sayılabilen 1.5.milyon sadece Arap öldürdünüz.5 milyon insanın ailesini dağıttınız,sakat,sefil bıraktınız.


Biz sizi çok iyi anlıyoruz.


Ortada açıkça “Sevr antlaşmasının dayatılma projesi vardır.Zaten yazmışlar da.

Bunlara tek şey denir:


”Geç bunları”!!!)


Bir şey için teşekkür ederim;

1925 isyanını “din elden gidiyor” ve saltanatı geri getirme,dini ve padişahı koruma bahanesi ile çıkaran Said-i Kürdi ile askeri Palu’lu Şeyh Sait’in ve diğer “Şapka Kanunu bahanesi ile çıkan isyanlar dizisinin “Din ile alakası olmadığını”,”Bağımsızlık Savaşı” olduğunu saklamamışsınız.


Yalnız isyancılara olan desteklerinizi eklemeyi unutmuşsunuz (!)


Çünkü bizim millet açık itirafa bile şüphe ile bakar oldu da.