Sayfalar

BU ÜLKE NE ÇEKİYORSA CAHİLLİKTEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BU ÜLKE NE ÇEKİYORSA CAHİLLİKTEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2010 Pazar

BU ÜLKE NE ÇEKİYORSA CAHİLLİKTEN, CAHİLLERDEN Mİ ÇEKİYOR?

Posted: 09 Oct 2010 12:31 PM PDT

Uzun sayılabilecek bir dönem yazılarıma ara verdim. Çünkü bir kentten bir başka kente taşınma işim vardı. Bu kısa zaman aralığında bile telefonla, iletilerle bana ulaşan, hatırımı soran tüm dostlarıma teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu arada köyleri dolaşma, köylülerle konuşma olanağını buldum. Çok zengin deneyimler, bilgiler edindim.
Gözlemler yaptım. Bir köy kahvesinde söyleşi sırasında, konu dönüp dolaşıp, son referandum oylamasına gelmişti. Oradakiler “Evet” oyu kullandıklarını açıkladılar. Niçin “evet” verdiğini sordum bir köylü kardeşimize. Şöyle yanıtladı:“AKP’liler geldi, yanlarında köy imamı ve köyün ileri gelenleri de vardı. Güvenilir kimselerdi. Anayasaya “evet” oyu vermemizi, bu değişikliğin hayrımıza olacağını söylediler, biz de inandık, verdik…” “Peki, bu Anayasa değişikliğinin neler içerdiğini biliyor muydunuz? Bu konuda kimse sizi bilgilendirmedi mi? Başka partilerden gelenler olmadı mı? “Hayır, kimse gelmedi, kimse bizi bilgilendirmedi. Partiler birbirleriyle yaka paça oldular ama bu konuda bize bir şey söylemediler…” Haklı söze Hacı Ağa ne desin, tam da gerçek dedikleri gibiydi. CHP, AKP kendi aralarında yaptıkları gereksiz atışmalar, ağız dalaşı nedeniyle asıl konuya girememişti bile. Bir villa edebiyatı, bir villa hikâyesi sürüp gitmişti.
Şimdi sevgili dostlarım, popülizme, halk dalkavukluğuna başvurmadan, suçlanma korkusuna kapılmadan gerçekleri ortaya dökelim. Eğri oturup doğru konuşalım.
Elbette bu ülke bu güne değin ne çektiyse cahillerden, cahillikten, aymazlıktan çekti. Elbette “evet” oyu çıkan yerler Türkiye’nin en eğitimsiz, en yoksul, en geri bıraktırılmış kesimleridir.
1950’lerde Menderes, halkımızın bu bilinçsizliğine ve cahilliğine vurgu yaparak,“Ben istesem, odunu bile milletvekili seçtiririm…” demişti. Daha sonraları Evren’ler, Özal’lar, Çiller’ler halkın bu saflığından, bilgisizliğinden yararlanarak, iktidarlarını sürdürdüler.
Şu tartışılmayacak bir gerçek ki, ihalelere fesat karıştıran, hayali ihracat yapan bakanlar, ormanları yağmalayan orman bakanları, bir gecede zengin olan oğullar, kızlar, damatlar, çeşit çeşit, boy boy villalı havuzlar bu halkın oylarıyla seçilen AKP döneminde ortaya çıktı. Bu yağma ortamında birisi sesini yükseltip, “Ben niye işsizim ve açım, sen niye toksun ve parmaklarında milyarlık yüzüklerle dolaşıp, havuzlu villalarda yaşıyorsun” diye sormadı.
Paşalar, müdürler, gazeteciler, sendikacılar, politikacılar dört duvar arasına hiç nedensiz, ilk kez AKP döneminde atıldılar. Birisi başını kaldırıp da, “Yahu arkadaş, yıllarca bu vatana hizmet etmiş, çalmamış, çırpmamış, pis bir işe karışmamış bu koca koca paşaları, bu bilim adamlarını, gazetecileri, polis müdürlerini bir katil gibi boynundan tutup, neden arabalara dolduruyorsunuz? Orhan Kemal’in “Bekçi Murtaza”larını neden onların üzerine salıyorsunuz? Neden iki yıldan bu yana, hatta bazılarını üç yıldan bu yana içeride tutuyorsunuz? Suçları, günahları ne” diye sormadı.
Yığınları açlığa, sefalete, işsizliğe mahkûm eden bu hükümeti onlar seçip, önce işbaşına getirdiler sonra da ellerini açıp, kendilerini açlığa, sefilliğe mahkûm eden bu politikacılardan sadaka dilendiler. İktidarın perişan ettiği bu kitleler bir gün olsun, bir kez olsun, “Biz 5 kilo pirinç, 10 kilo makarna istemiyoruz. Biz 50 lira, 100 lira para da istemiyoruz. Biz her uygar vatandaş gibi iş, aş, ekmek istiyoruz, insanca yaşamak istiyoruz…“ Bizi sadaka ekonomisine muhtaç edemezsiniz, biz dilenci değiliz, bizi kandıramazsınız. Bizim alnımızda ‘enayi’ yazmıyor, …” demedi.
Ne yazık ki demedi, diyemedi. Açlığı, yoksulluğu, işsizliği sineye çekip, referandumda yine “evet” oyu kullandı. AKP’yi destekledi. Desteklemek zorunda bırakıldı.
Peki, bu cahil insanlar yalnızca bizim ülkemizde mi var? Bu gerçekler yalnızca bize özgü mü? Bazı aydınlarımızın ileri sürdüğü gibi “Adam olmaz, olamaz mı bu halk? Türkiye bu alanda yeryüzünde tek midir, eşi, menendi yok mudur?
Tek diyemeyiz elbette. Eşi, menendi yok da diyemeyiz. Çünkü dünyanın birçok ülkesinde de aynı sorunlar bizdeki gibi tüm canlılığı ile yaşanmaktadır günümüzde. Afrika, Asya, Balkanlar, Ortadoğu, sömürü bataklığında çırpınmaktadır.
Hatta demokrasinin doğum yeri, beşiği Avrupa’da bile bir ara halk yanılmış yazılmış, gidip Mussolini’ye, Hitler’e oy vermişti. Onların yüzünden Avrupa, yıllarca faşizme kol kanat germiş, yataklık yapmıştı.
Ama asıl cahillikler, cahiller, aklın yerini inancın, bilimin yerini hurafelerin aldığı, şeriat yasaları ile yönetilen geri bıraktırılmış toplumlarda görülmektedir. Türkiye cumhuriyetini bu ülkelerden ayıran en büyük özellik ise, 1923 Cumhuriyet Devrimini yaşamış olmasıdır.
Öyleyse şimdi yeniden soralım: Peki, bütün bu geri, az gelişmiş düzenin tek yaratıcısı “cahil” diye nitelendirdiğimiz bu insanlar mıdır? Nasrettin Hoca’nın deyişi ile yani “Bütün suç ev sahibinde midir? Hırsızın, çalanın çırpanın, vatanına ihanet içinde olanların hiç mi suçu yoktur? ” Tüm kötülüklerin temelinde onlar mı vardır? Onlar mıdır tüm kötülüklerin anası? Bu soruya yanıtımız çok kısa ve net olacaktır:
Hayır! Tek sorumlu onlar değildir. Geri kalmışlığın oluşumunda onlar elbette önemli bir etkendir ama tek neden değildir. Asıl neden 1950’lerden bu yana bu ülkenin başına bela olan emperyalizm ve onun yerli ortaklarıdır. Yani ihanet içinde olan işbirlikçilerdir. İhanet çeteleridir.
1938’lerden sonra 1923 Devriminden koparak, Köy Enstitülerini, Halkevlerini kapatanlardır. İktidar olur olmaz TDK ve Tarih Kurumlarının köküne kibrit suyu döküp, el bombası ve silahlarla kitapları aynı masada terör aletleri diye sergileyenlerdir. Meydanlarda Hitler örneği kitap yakan Evren’lerdir. Sait Nursi’ler, Fethullah Gülen’ler, Tayyip’lerdir…
Egemen güçlerin ve sömürgecilerin kulu kölesi olup, 24 saat kültür emperyalizminin ve çağ dışı şeriatçı ideolojinin borazancı başılığını yapan, 24 saat beyin yıkayan medyadır. Bir avuç siyasal İslamcının avukatlığına soyunup, her çeşit uyutma yöntemini kullanarak yığınları “kör inanca” mahkûm edenlerdir. Ulusal düşünceleri savunan, halkının çıkarlarına hizmet eden kaç TV, kaç gazete kalmıştır bugün? Sayabilir misiniz?
Yıllarca avazımız çıktığı kadar bağırdık, “Yaklaşan Siyasal İslamcı faşizmin Ayak Seslerin”den söz ettik. Yavaş yavaş, gizlice ısıtılan kurbağaların, farkına bile varmadan, nasıl ölüme gönderildiklerini anlattık. Faşist Hitler döneminde suçsuz günahsız aydınların, politikacıların, yazarların toplatılıp, dört duvar arasına atılmaları karşısında duyarsız, ilgisiz duran insanların sıra kendilerine geldiğinde, nasıl çaresiz kaldıklarını yazdık. İran’a mollaların nasıl egemen olduklarını somut kanıtlarla ortaya koymaya çalıştık. Ben ve yazar dostlarım, bıkmadan, usanmadan, birçok kez makalelerimizde bu öykülerden örnekler verdik.
Peki, kimin kılı kıpırdadı. Hangi aydın halkın arasına karışıp, aydınlatma, bilinçlendirme görevini yerine getirdi? Hangi parti, hangi sendika, hangi dernek haksız, dayanaksız tutuklamalar, özelleştirmeler, vurgunlar karşısında sesini çıkardı, eylemlere girişti? Kısaca hangi parti adam gibi muhalefet yaptı?
Genç teğmenler, yurtsever paşalar ordunun, Cumhuriyetin, Kemalizm’in onurunu korumaya çalışırken en yakın silah arkadaşları, devekuşu gibi başlarını kumlara gömdüler.
Sadece halkı suçlayarak, tüm geri kalmışlığımızı onların üzerine yıkarak, sorumluluktan kaçamayız. Kurtaramayız kendimizi… Bu iş bu kadar kolay değil, bu kadar basit değil…
Ne diyordu yurtsever, yüce şair FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA:
“Siz Ali Bey, Veli Beyefendi busunuz, / Gelecekler önünde suçlusunuz… / Ön karanlık, art karanlık, /Sağ karanlık, sol karanlık… Ne olmuşuz, ne yapmışlar bize, / Nasıl bağlanmış, elimiz kolumuz. / Böyle giderse biline hep, / Mustafa Kemal’e bile yokuz. / De yüreğin nice yanarsa yansın, /Efendilerin yüreği buz…”


ALİ ERALP