Sayfalar

21 Kasım 2009 Cumartesi

KURBAN


“KURBAN BAYRAMI” DEĞİL, “HAC BAYRAMI”!


Yarın ne bayramı?

Kurban bayramı değil!. HAC Bayramı!. Hacc’a gidenlerin bayramı!.

Hacc’a gidenler günâhlarından arınıyorlar. Bu arınmanın bayramını yapıyorlar.

Biz de onların bu sevincine, mutluluğuna iştirak ediyor, onlar bayram ettiği için biz de bayram ediyoruz.

Ve de, şükür olarak kurban kesip onların etini de kendimize hiç bir parça ayırmadan olduğu gibi ihtiyaç sahiplerine, yoksullara yetimlere, fakirlere dağıtıyoruz..

Bu, zahirde kesilen kurban!.

Bir de mânevi kurban var!.

"HAC BAYRAMI",

ZAMAN İÇİNDE “KURBAN BAYRAMI”NA DÖNÜNCE…

HALKIN DİLİNDE “KAVURMA BAYRAMI” NİYE OLMASIN Kİ!

Kebapçılardan çıkmayanların, barbeküde bonfile, pirzola çevirenlerin, stres atmak için çıktığı balıktan dönenlerin oturup kurbanlara acıdıklarını söylemelerini “timsahın gözyaşları” olarak nitelesek sanırım hiç yanlış olmaz!.

Hac Bayramı”, zaman içinde Kurban Bayramı”na dönünce, halkın dilinde Kavurma Bayramıniye olmasın ki?

Oysa gözden kaçırılmaması son derece önemli olan bir gerçek var?

DİN”deki kurallar uzaydaki bir tanrının, bizim yaptıklarımızla eğlenip zevklensin diye, keyfi kararlarından mı oluşmuştur;?

Yoksa…


Her birinde yüz milyarlarla yıldızın yer aldığı Milyarlarca galaksinin yüzdüğü evreni Yaratan ve ALLAHadıyla işaret edilenin, oluşturduğu SİSTEM ve DÜZEN bilinsin; onun şartlarına göre yaşanarak, geleceğimiz cehennem olmasın; diye mi Allah Rasülü tarafından bize bildirilmiştir “DİN”?

Bu ikisi arasındaki farkı anlayacak çalışır beyin kapasitesi olmayanların; “DİN”deki konuları değerlendirip, günün şartlarına göre gerekli çözümleri bulup açıklamaları mümkün değildir!.

“KURBAN”IN ÜÇ DERECESİ VARDIR

Bu durumda, Kurbanın üç derecesi çıktı ortaya!.

1-Zâhirdeki kurban.

2-Tabiatın, yani bedenin istek ve arzularını kurban.

3-Allah’tan ayrı saydığın, ayrı bir varlık olarak düşündüğün “ben” kavramını kurban.

ZÂHİRDE KESİLEN KURBAN

Kurban kesmek imkânı olan, kurban keser ve etini mümkünse tamamıyla, et alma imkânı olmayan fâkirlere dağıtır…

Bu bir yoldur…

Ancak, yenilip ertesi günü dışarı atılacak et yerine, o parayla insanlara âhıretlerini, ebedî yaşamlarını kazandıracak bilgileri ihtiva eden kitaplar veya kasetler de dağıtılabilir!.

Bu da bir yoldur!.

İslâmiyete düşmanlığın bu kadar açık ve güçlü olarak sergilendiği; insanların, “DİN”den uzak kalmaları için bu kadar mücadele edildiği bir ortamda, insanlara ilim verilmesi, imkânı olanlar için farzdır!.

Eğer müslümanlar yıllarca, bina-yurt-cami gibi toprağa ölü yatırım yapacaklarına; onlara, gerçek İslâm Dini’ni insanlara öğretecek yayınları dağıtsalar; insanları ilimle mücehhez kılsalardı, sanırım bugün çok daha farklı şartlar altında olurduk.

Ne yazık ki, insanları ilimlendirmek için kullanılması gereken para, uzun yıllardır, cennette köşk ya da huri satın almak isteyen bilinçsiz müslümanlar tarafından, taşa-toprağa yatırılarak bugünkü ortama gelinmiştir.

Lâfta yüzde 99’u Müslüman olan ülkede, İslâm Dini tanınmıyor; insanlar Kurân hükümlerinden öcü gibi kaçıyorlarsa, bunun vebâli, biraz da onlara bu ilmi ulaştırmayanlardadır.

İlim kadın-erkek her müslümana en öncelikli farzdır… Maddi imkânı müsait olan tüm müslümanlara, imkânlarını, insanlara ilmin ulaşması için değerlendirmeleri de farzdır.

Elbette bu, bizim anlayışımızı paylaşanlara göre.

BEDENİN DOĞASINI,

TABİATINI KONTROL ALTINA ALARAK

BEDENİ KURBAN ET!

Kendine ait olarak kabul ettiği bedenin, istek ve arzu ve zevklerinden arın! Bedenini kurban et!.” denmek istenmektedir.

Bedenini kurban etmekten mânâ, kafayı kesmek değil, bedenin aşırı istek ve hırslarını frenlemek!.

Doğal yaşamı için gerekli olanları verip onun ötesindeki şeylerden bedeni frenlemektir. Yani, tabiatı kontrol altına almaktır.

Bedenin doğasını, tabiatını kontrol altına almak!. Bedeni kurban etmek!.

Daha önemlisi; Allah’tan ayrı olarak var kabul ettiğin “ben”liğinin, gerçekte hiç bir zaman var olmadığını idrâk etmek sûretiyle “benlik” kavramını kurban etmek. Daha da zoru!.

KURBAN

ARINMAK İÇİNDİR…

DİYET, KURTULMAK İÇİN!

Adam bir hata yapmış!.

Bağışlamamışlar, çaresiz kolunu kesecekler… Diyetini ödeyecek parası da yok… Çıkmış biri, adamın kolu kesilmesin diye diyetini ödemiş… Kolu kurtulmuş… Sevinmiş adam…

Mesleğini icraya devam etmiş… Kasapmış…

Diyetini ödeyen de uğrarmış dükkanına… Selâm sabah,

sevgi dilekleri… Derken, dermiş…

-Unutma bu iyiliğimi… Kolunun diyetini ben verdim!. Vermeseydim diyetini, bugün kolsuzdun!. Aç açık değilsin; bunu bana borçlusun!.

Bir defa…İki defa… Üç defa… Beş defa… On defa!

Boğazına kadar gelmiş nihayet kasabın… Atmış kafatası!. Kaldırmış kemik kestiği satırı havaya ve indirmiş koluna!. Demiş:

-Al diyetini verdiğin kolu!. Sen yoluna, ben yoluma!.

Allah rahmet eylesin Ömer Seyfettin’den okumuştuk bu hikâyeyi çocukluğumuzda!. Neyse ki artık böyle kol bacak diyetleri yok…

Kol bacak diyetleri yok da…

Çok daha büyük beynelmilel diyetler var!… Ya da… Ev, araba, iş, eş, aş, kitap, ilim, nâm, isim!

Sana bunları ben verdim, ben kazandırdım; diyen hazımsızlar!.

- “Ben”!. Der…

Aynı anda “Allah” der, “BEN”!.

Derken, âlemlerin Hâliki ve Rabbi Allah “BEN”, dersen sen de “ben”!… Bil ki sonra çok yanarsın sen!.

Kulunu yaratmış, yaratmadan önce de rızkını takdir etmiştir!.

Kulun rızkı, yaratıldığı andan sonsuza kadar, kendi

sine takdir edildiği kadarıyla ulaşacaktır; dem be dem!.

Zâhirde ve Bâtında kulluğunu yerine getirmesi için, ihtiyacı ne kadarsa, o kadar rızk her an kendisine ulaşmaktadır gene Allah eliyle!.

Kişi, takdir edilenin eline geçmesi için, fıtratı üzere gereken kadar çalışmayı ortaya koymaktadır.

Kimse, ne bir eksik ne de bir fazla alamaz!. Şunu yapsaydım veya yapamadım da alamadım derse; bu onun içinde yaşadığı gerçek sistem ve düzenden gâfil olmasındandır!.

Gözleri görmeyen değil; basîreti sistem ve düzen

i görmeyen, âmâdır!.

Allah verir!…

Bazen de kurban ister!. Diyet ister!.

Kurban, arınmak içindir!… Diyet, kurtulmak içindir!.

MÂNEVİ KURBAN

Mânevi kurban nedir?

Genelde, klasik anlatımda; “Nefsini kurban etmekten” söz ederler.

Nefsini kurban et Allah yolunda!.” derler.

Bu söz ile, aslında başka bir şey anlatılmak istenmektedir.

Nedir bu anlatılmak istenen?

“KURBAN KESMEK”,

BÂKİYE FÂNİYİ KURBAN ETMEKTİR!

Besili, semiz, ama boynunda tasma izi olan köpekle, kuru kemikleri çıkmış kurdun konuşmasını dillendirmişlerdir! Tasmalıyla tasmasız arasındaki fark anlaşılsın için!.

Bazen kurtlar da tasmalanır takdiri ilâhi!

Ama tasmalar, asla takılamaz sonsuza dek, başkaları tarafından!. Birinin taktığı tasma er geç çıkar…

Ya senin kendine taktığın tasma!.

İşte onu bu dünyada çıkaramazsan tasmanı, ebeden çıkaramazsın boynundan!…

O elinle, beyninle, taktığın tasmanın adı “BEN”dir!

Bu tasmadan kurtulmanın yolu, diyetini vermektir!. Kendini kurban etmektir…

“KURBAN KES”, hükmüne itaat edip, gerçekte varolmayan “BEN”ini (eneni) yok etmek; Bâki’ye Fâniyi kurban etmektir!.

Kâmiller, “al” elimi derler…

Kâmiller, karşılıksız verirler…

“Ben”le tasmalılar ise “ver” elini derler…

Verdiklerini başa kakarlar…

Karşılıksız, belki selâm bile vermezler!.

Allah ahlâkı odur ki…

Yağmuru karşılıksız yağdırır!. Havayı karşılıksız solutur… Gözü karşılıksız vermiştir güzellikleri seyredesin diye; eli karşılıksız vermiştir, güzeli tutasın, zevkine eresin, diye…

Ya Hulûsi hâlin nîcedir, Allah ilmini, dağıtırsın karşılıksız diye de; hâlâ, ne beklersin bu ilmin gereğini yaşasınlar diye!. Bu ilme vesile kılınmanın karşılığı olmaz mı? Derler…

De, öyle mi acaba?

Var mı, bir beklentisi Hulûsi’nin bu yolda!.

Biliriz ve dillendiririz ki…

Herkes kendisine takdir edileni yaşayacak ve bunun sonuçlarını da daha sonraki anda görecektir…

İnsanlar birbirlerine sadece onun takdirinde olanı ulaştırabilir; veren ise yalnızca Allah’tır!. Herkes, yaradılışında kolaylaştırılanı kolayca başarır; başaramadığı da takdirinde olmayandır!.

DÜNYALIĞINIZI VERİN, AHRETLİĞİNİZİ DE VERİN…

YAKSA DA

YANA YANA VERİN!

ÇIPLAK GELDİK, ÇIPLAK GİDECEĞİZ..

VERİN KURTULUN, “BEN”İNİZİ BİLE!

Nice çöllere karşılıksız yağar yağmur ama, kum taneleri sadece seyreder damlaları!

Beklenti ya umuttandır, ya ilimsizlikten!.

Toprak mezarını sırtında taşıyanlar, geçmiştir dünyadan ve içindekilerden… Zira “fefirru ilallah” onlarda zuhûr etmiş, firar etmişlerdir Allah’a!.

Allah ef’âlini seyreder onlar, acaba bir gül daha açacak mı bahçede diye… Umutla… Sevgiyle… Bu da beklenti sanılır başkalarınca…

Gönül ne mey ister, ne meyhâne; gönül yâr ile dostluk ister, mey bahâne… Dedikleri gibi, hemhâl olacak bir yâr ararlar cihânda.. Bu da kesretin gereğidir, ve sonucu!… Kesret mertebesinde, bu durum sonsuz devam eder…

Neyse dostlar, sizin fazla vaktinizi almayayım…

Verin…

Karşılık beklemeden verin…

Gerekirse diyetlerini de verin!

“Ben”inizi de verin!

Allah ahlâkıyla ahlâklanmak için sahip olduğunuz ne varsa verin!.

Zaten alacaklar; mertlik yiğitlik sizde kalsın; verin!.

Çıplak geldik; çıplak gideceğiz!…

Dünyalığınızı verin; ahretliğinizi verin!. Yaksa da yana yana verin!

Altıncı bilir, altın yanmadan saflaşmaz!.

“Kurban”dan bahseden âyetteki “nusûk” da, gümüşün saflaşması için arıtılması işlemi anlamına geliyor..

Bize teklif edilen belli…

“Saf”laş… “Safiye” ye ulaş!.

Bunun için yaratıldı iseniz, bir dem gelecek bu kolaylaşacak; gerekenleri yapacaksınız; saflaşacaksınız, safiyeye ulaşacaksınız!.

Ama bu belki de kolay olmayacak; çok zorlanaca

ksınız!…

Üzerinizdeki fazlalıkları vermek, bunca yıl çalışıp emek vererek sahip olduklarınızı dağıtmak, hele hele karşılıksız olarak uzatmak çok ağır gelecek ve yanacaksınız!. Belki de yanıyorsunuz!. Ama bilin ki bu yanış hayrınıza!. Çıplak geldik, çıplak gideceğiz, verin kurtulun “BEN”inizi bile!

“ALLAH”tan, “ego”muzu kurban etmeyi bize kolaylaştırmasını; gelecekte yanmamıza sebep olacak her şeyden uzak kalmayı; ve he

pimizin sonsuz mutluluğa ulaşmasına vesile olacak şeyleri bize nasip etmesini niyâz ederim.

ÜÇ KURBANI KESEBİLEN

SIRAT’I GEÇMİŞ,

CEHENNEMDEN

KURTULMUŞ,

CENNET HAYATINA ERMİŞ OLUR!

Mâdem ki senin varlığın, Allah’ın varlığından meydana gelmiştir, varlığın Allah’a aittir. “sen” diye bir şey yok!.

Yapacağın şey; bunu anlayıp idrâk etmek sûretiyle “ben” kavramından kurtulmak…

İşte bu üç kurbanı kesebilen sırat’ı geçmiş, cehennemden kurtulmuş, cennet hayatına ermiş olur…

Cehennemin üstündeki Sırat, şu dünya yaşantısıdır.

Şu anda siz, Sırat’ın üstünde adım atıyorsunuz.

Bu attığınız adımlarla, yanlışlık yapıp, cehenneme düşüyorsunuz, bu defa yanmaya başlıyorsunuz, üzülüyor, sıkılıyor, bunalıyorsunuz, isyan ediyorsunuz.

Ama, bütün bu isyan ve üzüntüler, sıkıntılar sizin azabınızı hafifletmiyor. Sonra tekrar o cehennemden, sıratın üstüne sıçrayıp gene

yürümeye devam ediyorsunuz!.

Şimdi, burada bir nebze duralım ve, şunu anlamaya çalışalım!.

Bizim, cehennem azâbını şu dünyada iken çekmemizin sebebi, yanlış bilgilenmeler sonucu, bizde oluşan sahiplik duygusu ve hırstır.

İnsanın cehennemde yanmasına; dünyada veya ahirette, kabir aleminde veya mutlak cehennemde yanmasına yol açan şey sahiplik duygusu ile hırs’tır.

Bir insanda kanaat varsa, cehennemin yarısından kurtulmuştur.

Bir insan sahiplik duygusunu atıp da

;

“Mülkün sahibi Allah’tır!. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder!” diyebilirse, cehennemin tamamından kurtulmuştur, tamamından azâd olmuştur.

Madem ki, bu varlığı yaratan Allah!.

Ben, mülkün sahibi olarak şu kâğıdın üstünde istediğim gibi tasarruf edebiliyorum; ister yırtar, ister cebime koyar, ister başıma koyar, ister yere atarak üstüne basarım… Bu kâğıt benim olduğuna göre, dilediğim gibi tasarruf edebilirim,” diyebiliyorsam…

Madem ki, “Malik-el mülk,” yani "mülkün sahibi" Allah’tır diyorum; Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, kimse O'na karışamaz, etkileyemez, hesap soramaz!.

Öyleyse, her birimizin üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan Allah’tır!

Dilerse, vezir eder, dilerse rezil!.

Dilerse, başlara tâc eder, dilerse ayakkabı!.

Ona; “Niye beni aç bıraktın,” demeye benim hakkım yok!.

“Niye bu hazımsızlık” demeye de hakkım yok!.

Allah’ın mülkünün içinde isem ben, O'nun tasarrufu altında isem;“Allah dilediğini yapar!.”

Allah’a imân etmiş kişi olarak bize düşen şey; O'nun hükmüne ve takdirine razı olmaktır!.

Ya Rabbi!. Bu gün aç bıraktın, yarın da, dilersen doyurursun. Bugün rezil ettin, edersin!. Yarın, dilersen vezir edersin. Sen ne dilersen onu yaparsın. İçinde bulunduğum her hâl, senin hükmün ve tâkdirin gereğidir,” diyebilmek!.

Bunu diyebilirsek, işte o zaman, iman sa

hibi bir kişi olarak, Sırat’tan kolaylıkla geçer, ateşe, azâba düşmez, cennete ereriz.

Yok eğer bunu yaşayamazsak, “Ben mülkün yegâne sahibiyim! “derken Allah;

O mülkün biraz da sahibi benim. Bana niye böyle davranıyorsun?“ diye Allah’a hesap sormaya kalkarsak,göğe tüküren adama benzeriz. Bir yere ulaşmaz o tükürük, döner kendi yüzümüze gelir…

Akıllı adam, Allah’a isyan edilmeyeceğini idrâk eder.

Zira bu isyan ve itiraz, hiç bir şey kazandırmaz!. Senin hayatını cehenneme döndüren ateşin, biraz daha körüklenmesini sağlar.

BİSMİLLAHİ ALLAHÛ EKBER” DİYEN

NEFSİNİ KURBAN EDER!

“Besmele”yi ya çekeceğiz ya da çekmeden gideceğiz!

ÂMENTÜ BİLLAHİ diyebiliyorsak, bizi

bu besmele noktasına getirecektir. AMENTÜ BİLLAHİ diyemezsek, bir Hz. Musa, Hz. İsa ümmeti olarak çekip gideceğiz. AMENTÜ BİLLAHİ yi bu ümmete getiren, Hz. Muhammed’dir.

“BİSMİLLAHİ ALLAHU EKBER” diyen, nefsini kurban eder! Varlıkta Allah’tan başka bir şey kalmaz!

BİLGAYBI’daki B, BİLLAHİ’ye eşittir. Gayb’ın kendisi olan ZÂT’ına; varlığını , özünü vareden Allah’a iman ederler. BEN dediğin ÖZÜNÜ teşkil eden Allah’a iman eder. O’nun gaybıdır. Bu anlaşılmadan, dışarıdaki tanrı kavramı kalkmaz!

Özünde O’nun olduğunu idrak ederse, kiş

inin yaşamı nasıl etkilenir?

Biz birbirimize numuneyiz. Kalpten, karaciğerden, özüne Zâtına kadar bunu idrak eden bir kişi kızdığı zaman, sövdüğü zaman, çekiştirdiği zaman kime yapmış olur?

Sevmediğinin, tiksindiğinin gaybı, Zâtı kimdir?

Yasakların gelmesi, bunların Özünde Allah’ın olmasıdır. Perdelenip şirke düşmüş oluyorsun yani MÜŞRİK oluyorsun…Ve Kurân’ı eline alamıyorsun!



Kaynak : Ahmed Hulûsi


BİR DE ŞU YORUMU

OKUYUN LÜTFEN !

(Çok hayret edecek ve şaşıracaksınız!....)

Kaynak: BİR İYİLİK

Kurban Bayramı adını Müslümanların büyük veya küçük baş bir hayvanı Allah rızası için kurban etmesinden alır. Kurban, Arapça kökenli bir kelime olup Türkçe’ye Farsça’dan geçmiş bir sözcüktür.

Arapça “K-R-B” kökünden türemiş olup akraba kelimesiyle aynı kökene sahiptir. “Yakınlık” veya “Yakınlaşma” demektir. Kurban kelimesiyle “kul’un Allah’a yaklaşması” veya yakınlaşmasını sağlama anlatılır.

Kurban’ın ıstılahı anlamı

Istılahta, yani bir İslam dini terimi olarak Kurban, Allah’a yaklaşmak ve Allah rızasına ermek niyetiyle kesilen, kurban edilen, hayvan demektir. Kur’an’da geçen İbrahim peygamber ve oğlu İsmail ile ilgili kıssadan yola çıkarak, kurban kavramı, çok daha genel bir adanmışlığı, Allah için bireyin her şeyini feda edebilecek olmasını, Allah’a teslimiyeti ve ona karşı şükür içinde olmayı ifade etmektedir. Kur’an ‘da Hac Suresinde geçen şu ayet, kurbanın islam inancındaki yerini özetler:

“Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.”

Diğer Dillerde Kurban

Kurban Bayramı farklı dillerde ve farklı kültürlerde, kültürel etkilerle de, farklı isimlerle anılmaktadır. Arapça İyd-el Adha şeklinde okunan tüm dünyada yaygın olan bir isimdir. Türkçe'de Kurban Bayramı olarak anılırken, Hindistan ve Pakistan’da bayrama genelikle Bakra Eid denir ki bunun anlamı “Keçi Bayramı”dır; bu ülkelerde sıklıkla kurban edilen hayvan keçidir. Bakra Eid Güney Afrika’da da kullanılan bir isimdir. Bangladeş’te kullanılan yaygın isimlerse Id-ul-Azha ve Korbani Id’dir. Türkçe ismine benzer bir şekilde Bosna-Hersek, Bulgaristan da Koç bayram, Arnavutluk’ta Kurban Bajram şeklinde anılır. Nijerya’da Babbar Sallah, Somali’de ve Kenya ile Etiyopya’nın Somalice konuşan bölgelerinde ise Ciidwayneey olarak anılır.

Tarihçe

Tevrat’a göre İbrahim’in Eşi Sara’dan bir çocuğu olmuyordu ve İbrahim Sara’dan bir çocuğu olması durumunda bunu Allah’a Kurban olarak adadı. “Tanrı, “İshak’ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git” dedi, “Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.”, (Yaratılış:8-9-10-11-12-13)

İbrahim, “Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak” dedi.

İkisi birlikte yürümeye devam ettiler. Tanrı’nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak’ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı. Ama RAB’bin meleği göklerden, “İbrahim, İbrahim!” diye seslendi. İbrahim, “İşte buradayım!” diye karşılık verdi.

Melek, “Çocuğa dokunma” dedi, “Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı’dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin.” İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu.”

(Yaratılış: 22:2-8-9-10-11-12-13)

Kur’an metinlerinde bahsi geçen çocuğun “yumuşak huylu bir erkek çocuk” olmasından bahsedilip ismini belirtilmemiştir. Fakat genelde İsmail olarak tefsir edilir ve müslümanlar çocuğun İsmail olduğuna inanırlar.

Diğer İslami kaynaklara göre, İbrahim Peygamberin eşinin kısır olması nedeni ile bir çocuğu olmayınca (bazı rivayetlere göre 125 yıl) Allah’a yalvarır, dua eder. Kendisinin ve eşinin yaşlı olduğu bir zamanda mucizevi bir şekilde oğlu olur. Çocuk biraz büyüdüğünde, İbrahim peygamber rüyasında onu kurban etmesi gerektiğini görür. Oğluna “Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” der.

Peygamberlerin rüyaları normal insanların rüyalarından farklı olduğundan bu bir emir olarak kabul edilmiş ve İbrahim peygamber oğlunu kurban etmeye götürmüştür. Ancak Allah’ın emriyle bıçak çocuğu kesmez. Bu esnada Cebrail kucağında bir koç ile gelir. Bu imtihan başarı ile geçildikten sonra tüm İbrahimi dinlerde Zilhicce ayının 10. günü aynı şekilde kurban kesilerek kutlanan bayram olmuştur. İslam peygamberi, Hac gibi terkedilen İbrahim’ geleneği, tekrar hayata geçirmiştir.

16 Kasım 2009 Pazartesi

KOZAN DAĞI

7 Kasım 2009 Cumartesi

KIZILDERİLİLER VE MÜZİK

Kızılderililerin kullandıkları diller incelendiğinde batının "sanat" anlayışını ifade eden eş anlamlı bir kelime bulunamaz. Kızılderililer için sanatın amacı, sadece töresel inançlarını devam ettirmek, atalarına ve diğer kabile üyelerine saygı göstererek onların ruhlarını ve kendi ruhlarını tatmin etmektir. Topraklarına, atalarına ve inançlarına çok bağlı oldukları için bu özelliklerini sanata da yansıtmaktadırlar. Ancak, bu konu farklı bir bakış açısından değerlendirilmelidir.

Eski inançların korunarak yeni nesillere aktarılmasını sağlayan etkinlikler arasında "Pow-wow" adı verilen, genelde bir hafta ya da daha uzun süren toplu kutlamalarda geleneksel kıyafetler eşliğinde şarkı söyleyip dans etmek yer alır. "Pow-wow" terimini incelediğimizde; 'o hayal ediyor, o rüya görüyor' anlamı ile karşılaşırız. İsminden de anlaşıldığı gibi bu törenler esnasında ruhlarla iletişim ve ruhların diyarına doğru bir yakınlaşma söz konusu olur. Müzik ise bunu başarmada en önemli etkendir.

Kuzey Amerika'da Kızılderili müziği genel anlamda fonksiyoneldir, halen günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır ve genelde dini amaçlı kullanılır. Müziğin sihir gücü, onun estetik yapısından daha önemlidir. Genelde beyazların müziğe bakış açısı estetik düzeyde kaldığı için, Amerikan yerli halkı müziği, yıllarca, tıpkı Kızılderililer gibi, beyaz ırk tarafınca hor görülmüş, az ve yanlış tanındığı için küçümsenmiş ve "barbar" insanların garip ve anlaşılması güç ürünleri olarak lanse edilmiştir. Bu tavırlardan dolayı pek çok insan, onların dünyaya bakış açılarını anlayamamış, müziğin dindeki önemini ve günlük yaşamdaki yerini kavramakta zorlanmıştır.

Yerliler müziği sosyal danslara eşlik etmede, oyunlarda, törenlerde kısacası hayatın her evresinde kullanmaktadır. Doğum, evlilik, ölüm ve gömme törenlerinde müzik daima vardır.

Müzik, doğaüstü gücü kişileştirmede kullanılan bir çeşit semboldür. "Healing Songs" adı verilen "İyileştirme Şarkıları" hastalıkları iyileştirmek, ölümü uzak tutmak, kişisel sağlığı korumak ve tüm kabilenin uyumlu birlikteliğini sürdürmek için söylenir. Ya da bol ürün elde etmek, doğaya şükretmek ve çeşitli zorlukları yenebilmek için şarkılar söylerler. Papago Woman adlı kitapta Maria Chona'nın şu sözleri yer alır: "Her şeyi iyileştirmek ve her zorluğun üstesinden gelmek için kullandığımız yöntem şarkı söylemektir." Böylesine amaçlar bizlerin batı terminolojisinde "müzik" olarak adlandırdığımız kavramın çok ötesinde yer almaktadır.

Ruhların insanlara şarkılar öğreterek zorluklara karşı direnç ve dayanma gücü verdikleri düşünülür. Dolayısıyla, şarkıların çoğu dualardan oluşur ve dinsel duyguların derinliğini taşır. Bazı şarkıların anlamı ise çok kutsaldır. Saatlerce süren dinsel dualarda hiç yanlış yapmadan ve tek bir hece bile atlamadan şarkı söylemek gerekir. Yoksa dinsel tören başarısızlıkla sonuçlanabilir.

Kızılderili için müzik sanat değildir, fakat hayatı ifade etmektir. Bir yerli, kendi kabiliyetini göstermek için şarkı söyleyip dans etmez. Dinleyenleri ve seyredenleri eğlendirmek gibi bir amacı da yoktur. Müziği ve dansı, onun inançlarını ve umutlarını temsil etmektedir. Şarkıların esas amacı, trans haline geçip, ruhların garip diyarına biraz olsun yaklaşabilmektir.

Amerikan yerlileri kendi iç benliklerinden çıkan şarkılara inanırlar ve bunlara itaat ederler. Genellikle halüsinasyon görürken özel bir sebeple şarkılar yaratılır. Rüya şarkıları veya halüsinasyon şarkıları "jimson" otu ve "peyote" kaktüs sularının kullanılmasıyla yaratılır. "Teonanacatl" adını taşıyan bir mantar türü ve "ololiuqui" olarak anılan tohumların kullanımı da yaygındır. "Coca" yaprakları da çiğnenmektedir. Bu bitkiler ve etkileri sayesinde yaratılan şarkılar kişisel hazine gibi algılanır. Şarkıların başkaları tarafından öğrenilmesi istenmez; böyle bir olayın şarkının gücünü azaltacağı düşünülür. Ancak şarkının sahibi ölürken, kabile üyelerinin önünde şarkısını söyleyebilir ve özel bir bağ olarak kalması için şarkısını diğerlerine miras bırakabilir.

Kuzeyde şarkıların söz olarak pek anlamı yoktur ama güneybatıda şiirsel güzellik taşır, doğayı ve onun sonsuz güzelliğini anlatır. Şarkılar kişisel veya kabileye ait olabilir. Şarkılar başkalarına aktarıldığında ise inanca bağlı olarak satılmalı veya alınmalıdır. Satın alınan şarkılar avcının iyi avlanmasını sağlar ve onu yüreklendirmede büyük rol oynar.

Kuzey Amerika yerlilerin müziği vokal ağırlıklıdır. Uzun notalarda Asya'ya özgü duraksamalara rastlanır. En çok rastladığımız ses stili "sert ve titrek" olanıdır. Bu stil, şarkıya renk katmak için kullanılmaktadır. Şarkı söyleme tekniği değişkendir. Yaşanılan bölgeye ve kabileye göre farklılık gösterebilir. Yerliler yüksek sesle şarkı söylemeyi severler. Genellikle beyazlar bu seslerin kulak tırmaladığını ve rahatsız edici olduğunu düşünür. Bazı şarkılar sadece seslerden meydana gelmiştir ve kelime olarak hiçbir anlam taşımazlar. Bazı şarkılar oldukça kısadır ve birçok kere tekrar edilir. Sözler veya heceler, yüksek sesle ve "ciğerden atılırcasına" kuvvetli bir şekilde tekrarlanır. Tam şarkının sona erdiğini düşündüğünüzde, örneğin Kiowa Yuvarlak Dans şarkıları veya Taos Pueblo Dans şarkılarında olduğu gibi, aynı sertlikle şarkının devamı gelir ve dinleyicileri şaşırtabilir. Araştırmalara göre Sioux Kızılderilileri, en yüksek sesle şarkı söyleyenlerdir. Navaho'lar da onlara benzer. Apache ve Pueblo'lar ise normal sayılabilecek tonda fakat Avrupa stilinden çok farklı biçimde şarkı söylerler. Pueblo Kızılderililerinin müzikleri diğer kabilelerle kıyaslandığında fazlaca çeşitlilik göstermektedir. Coğrafi farklılık şarkılara dolaylı olarak yansımaktadır.

Genelde, profesyonel anlamda müzik uzmanları yoktur. Ancak şamanlar müziğe olan katkıları ve yatkınlıkları ile bilinmektedirler. Yerli halka göre, bu kişilerin doğaüstü güçleri müzik ile özdeştir. Şamanların hayatın gizemini çözmede ve hastalıkları iyileştirmede yardımcı oldukları düşünülür. Ayrıca "kurtlar" olarak çağırılan erkek savaşçıların savaş şarkıları büyük önem taşır. Savaşçılar ve onların sevgililerinin birbirleri için söyledikleri bu şarkılar cesareti ön plana çıkarmak için kullanılır. Kadınlar şarkılarını erkekleri için söylerler, onları yüreklendirmek ve destek vermek için mizah yüklü şarkılar yaratırlar. Ayrıca dünyanın her yerinde olduğu gibi anneler bebeklerine ninni söylerler. Şarkıya katılmaları istendiğinde erkeklerden bir oktav daha yüksek sesle söylerler.

Müzik enstrümanları incelendiğinde, Kızılderililerin genellikle vurmalı çalgılar kullandıklarını görmekteyiz. Davullar ve çıngıraklar, deniz kabukları, kuş gagaları, geyik tırnakları ve hayvan boynuzları birer müzik aleti olarak kullanılmaktadır. Flütler ve düdükler ayrıca bazı yaylı enstrümanlar kullanılır. Fakat, Avrupalılarla tanışmadan önce yaylı enstrümanlar Kuzey Amerika'da bilinmiyordu. Birçok kabile deri ile kaplı su davullarını ve çıngırak çeşitlerini kullanmaktaydı.

Amerikan yerlileri için davul hayati önem taşımaktadır. Davulun hayattaki bütün güçleri temsil ettiği düşünülür. Davulların ritmi, toprak ananın nabzının ve Kızılderili yüreklerinin simgesidir. Onların mistik güç taşıdığına inanılır ve kutsal oldukları kabul edilir. Davula insan muamelesi yapılır, onun ruhu olduğuna inanılır ve ruhunu tatmin etmek için davulun onuruna yiyecek ve içecek bırakılır. Yerliler davulun tonunu ayarlamak için tahtadan yapılmış su davulunun üzerine küçük bir delik açarlar, böylelikle ton ayarı için buradan su eklenebilir veya çekilebilir. Suyun çok az miktarı tınlama ve çınlama görevi yapar, fazlası ise tonu bozabilir. Davulların üst kısmı kurudukça ton yükselir. En çok kullanılan davul türü ise el davuludur ve isteyen kişi bu tip davula sahip olabilir. Büyük davullara nazaran bunlara sahip olmak için sıkı kurallar yoktur.

"Rattles" adını taşıyan çıngıraklarda en az davul kadar değerlidir. Sihirbaz hekim tarafından kötü ruhları kovmak için kullanılmaktadır. Bazı çıngıraklar bir at kadar değerlidir ve bir at fiyatına satılırlar. Çıngırakların içine kum ya da mısır tanecikleri, minik taşlar ya da tohumlar konur. Bacak çıngırakları genellikle "stomp" danslarında kadın dansçılar tarafından giyilerek kullanılır. Diz etrafına takılan küçük kaplumbağa kabuklarından yapılmış bu çıngıraklar, dansçının hareketleriyle ses çıkartır.

"Bull Roarers" boğa kükremelerine benzetilen, bir kordona iliştirilmiş, kenarları tırtıklı, ince ve düz tahta parçalarıdır. Başın üzerinde döndürülerek rüzgarda çalınan bir enstrümandır. Hopi Kızılderilileri, "bull roarer" sesini gök gürültüsüne benzettikleri için yağmur duasında kullanırlardı. Ayrıca mistik amaçlı törenlerde ruhların çıkardığı ses olarak da bilinirdi. Günümüzde halen az yağmur yağan bölgelerde kullanılır. Üzerinde şimşek resimleri görülür. Bazı kabilelerde ise artık çocuk oyuncağı olarak karşımıza çıkabilir.

Tüm yerli törenlerinde flütlerin ve düdüklerin sesi duyulur. Özellikle Dakota bölgesinde yaşayanlar mükemmel flüt çalmaları ile tanınırlar. En ilginç düdük sesi ise "si yotanka" olarak adlandırılan ve Çim dansında kullanılan düdüktür. Bunun sesi tıpkı bir boğa gibidir. Atwater, Kızılderili flütlerinin dünyada en melankolik müziği ürettiği savunur. R. Carlos Nakai adlı flüt üstadı, bu tanıma verilebilecek en güzel örneklerdendir. Flüt çalan her yerli, kendi elinin boyutuna göre kendi flütünü yapar. Dolayısıyla aynı sesi çıkaran, tıpatıp birbirine benzeyen iki tane flüt bulmak mümkün değildir. Flütlerin üzerindeki parmak deliklerinin sayısı 5-7 arasında değişmesine rağmen, tamamen kişisel seçime bağlıdır. Ayrıca müzelerde sergilenen eski flüt örneklerine baktığımızda taştan yapılma oyma flütlere ya da insan kolundan yapılmış flüt çeşitlerine rastlayabiliriz. Tüm bu müzik aletleri tıpkı Kızılderililer gibi kendine has bir kültürün yansımasıdır.

Kızılderililer, özellikle 60'lı yıllardan itibaren kendi geleneksel müzik ve danslarına sahip çıkmaktadır. Kişiliklerini bulmak ve hayatta kalabilmek için geçmişe sarılmayı tercih etmektedirler. Yerli inancına göre "geçmişi kaybetmek kendini kaybetmektir." Dolayısıyla çağdaş yerliler bunun bilincinde olup geçmiş kuşaklardan aldıkları bu değerli mirası yeni kuşaklara aktarmaktadırlar. Böylelikle Amerikan tarihi boyunca yadırganmış, anlaşılamamış ya da hor görülmüş bu insanlar, doğru kaynaklar aracılığıyla kültürlerini ve inançlarını insanlara tanıtmış olacaktır. Müzik bu aşamada büyük rol oynayacak ve Kızılderililer için bir hayatta kalma metodu haline gelecektir.


Kaynak ; Ece Perçinler

6 Kasım 2009 Cuma

Dinamik Mimari

cihanozdemir.comİnsanlar artık tek düze, dörtgenlerden oluşan klasik binaları görmek istemiyor. Çevreyle uyum sağlamış, manzaradan maksimum seviyede yararlanan ultra lüks dairelerde oturmak istiyorlar. İşte bu noktada para devreye giriyor. Para ve yüksek binalar söz konusu olunca da, her türlü garip ve ilginç tasarıma ev sahipliği yapan Dubai akla geliyor.

Yazıya konu olan binanın ismi "Da Vinci Tower". Yani "Da Vinci Kulesi". Dinamik mimarin uygulamaya geçirilmiş ilk ve en büyük örneği. Mimarı Dr.David Fisher. "Dynamic Tower" kavramını bulan ve uygulayan ilk mimar. Yaptığı son projelerden "Da Vinci" kulesi şu an Dubai'de yapılmakta. Yapımı bittiğinde, Da Vinci kulesi dünyanın ilk dönen, hareket eden ve şekil değiştirebilen kulesi olacak. 420 metre yükekliğindeki kule 80 apartman katından oluşacak ve her kat birbirinden bağımsız olarak hareket edebilecek. Radikal bir devrim. 360 derecelik bir dönüş ortalama 1,5 saatte tamamlanacak.

Binanın 68 katı fabrikasyon yöntemiyle üretilecek. "Tailor made solutions" ismi verilen bu sisteme göre fabrikada inşa edilen bloklar binanın temelinden itibaren yerleştirilecek. Kulenin tamamlanması için gereken 18 ay içinde 2000 işçi yerine sadece 90 işçi çalışacak. İnşaat sektöründe bir kat çıkmak üç hafta alırken bu sistem sayesinde 3 gün yeterli olacak ve her kat 12 modülden oluşacak. Normal inşaatlara göre depreme 1,3 kat daha dayanıklı inşa edilecek kulede isteyen arabasını özel bir asansör sayesinde oturduğu kata park edebilecek.

Aslında binanın dönüşü kadar ilginç olan bir özelliği daha var. Her apartman katı arasında dev rüzgar türbinleri olacak ve bunlardan bina boyunca 79 adet olacak. Bu 79 adet türbin binanın dönüşüyle ve havada ortaya çıkan rüzgar kuvvetiyle 1.200.000 kilowatt-saat elektrik üretecek. Bu miktar binanın elektrik ihtiyacının 10 katı değere eşit. Ayrıca çatısında bulunacak güneş enerjisi panelleri de enerji üretimine katkıda bulunacak. Bina bu yönüyle "enerji binası" statüsüne de giriyor.

Rüzgar türbinleri

$700 milyon dolara mal olacak Da Vinci kuleleri ses komuta sistemiyle dönecek. İsteyen istediği zaman oturduğu katın manzarasını değiştirebilecek. Binanın 2010 yılında bitirilmesi planlanmakta.

Aşağıda bina ile ilgili videoyu izleyebilirsiniz.


Geleceğin binaları bu örnekte de görüleceği üzere "yeşil enerjiye" yönelmiş gibi görünüyor. Kaynaklar azaldıkça rüzgar ve güneş enerjisinin önemi artıyor.

-Kaynaklar-
dynamicarchitecture.net
skyscraperpage.com
news.bbc.co.uk
en.wikipedia.org

21 Ekim 2009 Çarşamba

ÇAY ÜRETİMİ VE ÇAYIN KIYMETİNİ BİLELİM

çayın üretimi ve aşamaları

Siyah çay ; Camellia sinensıs (Lınneaus) O. Kuntze türünün farklı varyetelerinin yaş çay yaprağı (iki buçuk yaprak), tomurcuk ve bunlarla bitişik taze sap kısımlarının uygun yöntemlerle işlenmesiyle elde edilen üründür. Siyah çay kendisine has görünüş, renk ve kokuda olmalı, yabancı koku ihtiva etmemeli, İçersinde gözle görülebilen yabancı madde bulunmamalıdır. Yabancı maddeler, siyah çay dışındaki tüm maddeleri kapsar.

Üretim Aşamaları

soldurma
Guests cannot see links in the messages. Please register to forum by clicking here to see links.
Soldurma, taze çay yapraklarının ihtiva ettiği % 70-80 oranındaki suyun % 50-55’e düşürülmesi işlemi olup, siyah çay üretiminin zorunlu ve en önemli ilk aşamasıdır. Soldurma, soldurma teknelerinde yapılmaktadır. Soldurma teknelerindeki çayların solma süresi yaş çayın tazeliği ve ıslaklık durumuna, hava ve çalışma koşullarına göre değişir.
Soldurma sonucunda yaprakların hücre özsuları daha yoğun hale gelir ve kıvırma işlemi için uygun elastiki yapı temin edilir. Taze yapraklar soldurulmadan doğrudan doğruya kıvırmaya tabi tutulursa, hücre özsuyunun dışarı çıkması ve hücre parçalanması tam olmaz, yapraklarda kıvrılmadan ziyade kırılma meydana gelir, presleme esnasında kıvırmadan akan sularla çayın içerisinde bulunan etkin maddeler dışarı atılır. Solmuş yaprağın; sarkık, halsiz ve pörsümüş durumda olması, canlı ve parlak olmaması, sap kısımlarının kırılmadan eğilir ve bükülebilir durumda olması yaş çayın iyi solduğunun göstergesidir.

kıvırma

Kıvırma, solmuş çay yaprağının değişik çay imalat makinelerinde parçalanması, ezilmesi ve bükülmesiyle hücre öz suyunun kıvrılmış yaprak yüzeyine yayılması ve oksidasyonun başlaması işlemidir.

fermantasyon
Fermantasyon, kıvrılan yaş çay yaprağının hücre öz suyunda bulunan kimyasal bileşiklerinin oksidaz enziminin tesiri ile biyolojik değişikliğe uğrayarak siyah çayda istenen renk, burukluk, parlaklık, koku ve aromanın oluşması olayıdır. Çay imalatında ilk kalite kontrolü fermantasyon safhasında yapılır. Bu esnada çayın kıvrılma ve solma durumu hakkında bilgi edinilir.
Fermantasyon müddeti denilince; çayların fermantasyon kısmında geçirdiği süre akla gelmemelidir. Bu süre; kıvırmanın başlamasından oksidasyonun tamamlanmasına kadar geçen zamandır. Fermantasyon esnasında nispi rutubet yaklaşık %90-95 civarında tutulmalıdır. Sıcaklık hava şartlarına bağlı olarak 21-320C arasında olabilir. Çay da ideal bir oksidasyon 24-260C arasındadır. Çay liköründe parlaklık ve canlılık düşük sıcaklıkta yapılan oksidasyon da artar. Sıcaklığın yüksekliği nispetinde canlılık azalır, mat ve donuk bir renk oluşur.

kurutma
Kurutma, kıvrılmış ve fermente olmuş çay yaprağının fırınlanarak nem oranını %2-4 seviyelerine indirme işlemidir. Kurutmanın amacı: enzim oksidasyonunu durdurarak, kazanılan özelliklerin ve oluşan maddelerin yitirilmesine engel olacak ortamı oluşturmak, çayı depolanabilir, paketlenebilir ve taşınabilir duruma getirmektir.
Kurutmada giriş sıcaklığı 90-100°C, çıkış sıcaklığı 45-60°C arasında olur. Çıkış dereceleri farklı davlumbaz sistemlerine göre değişebilir.
Fırına giren havanın sıcaklık derecesi, debisi, palet üzerindeki yaprak kalınlığı ve çayların fırın içerisinde kalma müddeti, kurutma olayını etkiler.
Fırınlarda başlıca iki ayar vardır. Birincisi kalınlık (palet) ayarıdır ki; çayların ince ve kalın tabakalar halinde serilmesini sağlar. İkincisi ise devir (kayış-kasnak veya varyatör) ayarı olup, çayların fırın içinde kalma müddetini belirler.
Fırına verilen fermente olmuş çaylar; Marshall tipi fırınlarda 1'nci kayışta 32 dakikada, 2'nci kayışta 27 dakikada, 3'ncü kayışta 21 dakikada, 4'ncü kayışta 17 dakikada, 5'nci kayışta 12 dakikada fırından çıkar.

Tasnif ve Ambalajlama

Tasnif; fırından çıkan kuru çayların önceden belirlenen standart elek tellerinden geçirilmek suretiyle incelik, kalınlık ve kalitelerine göre ayrılma işlemidir.
Gerek fırın çıkışında gerekse tasnifin çeşitli aşamalarında kurutulmuş çaylar lif tutucularından geçirilerek lif ve çay çöplerinden ayrılırlar. Çaylar fırınlardan çıktıktan sonra ihtiva ettikleri %2-4 nispetindeki rutubet miktarı ile ancak iyi tasnif edilebilir. Bekletilen ve iyi muhafaza edilemeyen çayların rutubet miktarları arttığından ve elastikiyet kazandıklarından tasnifleri iyi yapılamaz ve kısa zamanda küflenerek sağlığa zararlı hale gelir.

Kuru Çay Nevilerinin Sınıflandırılması ve Özellikleri
Üretilen nevi çaylar genellikle imalat kırığı ve kırık (kırmadan geçen) çaylar olmak üzere 2 sınıfta toplanmaktadır.
Kurutmalardan çıkıp tasnife gelen ve her hangi bir kırma işlemine tabi tutulmadan elenen çaylara imalat kırığı çaylar denir.
Midilton eleği ile 8 ve 10 numaralı pakka eleklerinin üzerinde kalan çayların mekanik olarak kırılıp, tekrar elenmesi sonucu elde edilen çaylara kırıkçaylar (kırmadan geçen) denir. Ayrıca 30 numara tasnif eleğinin altında kalan 7 nevi çaya toz çay denir.

İmalat Kırığı Çaylar:

1. nevi (OF) Orange Fannings. Çok ince, altınbaşlı imalat kırığı çay.
2. nevi (BOP1) Broken Orange Pekoe. İnce, altınbaşlı ve kıvrım çay.
3. nevi (OP) Orange Pekoe. Az altınbaşlı kıvrım çay.
Kırık (Kırmadan Geçen) Çaylar :
4. nevi (F) Fanning. Çok ince kırık çay.
5. nevi (BOP2) Broken Orange Pekoe. İnce kıvrımlı kırık çay.
6. nevi (BP) Broken Pekoe. Kalın kıvrımlı kırık çay.
7. nevi (D) Dust. Toz çay.

Ambalajlama

Üretilen çaylar içte bez, dışta naylon olmak üzere ikili ambalaj şeklinde torbalanır. Ürün izlenebilinirliğini sağlamak üzere iki torba arasına üretim tarih,saat ve nevisini belirten tanımlayıcı bir etiket konur. 1.nevi 32 kg, 2.nevi 27 kg, 3.nevi 21 kg, 4.nevi 35 kg, 5.nevi 29 kg, 6.nevi 22 kg, 7.nevi 35 kg net olarak standart hale getirildikten sonra paketleme tesislerine gönderilmek üzere kuruçay ambarlarına alınır.

13 Ekim 2009 Salı

Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz

Tarih yeniden mi yazılacak?

Kadim Türkler tüm insanların ataları mı?

Onlar bin yaşına kadar yaşayarak, uzun yaşamın sırlarını öğrenmişler miydi?

Tüm dinler onların Tengri dininden mi türedi?

Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda Türk müydü?

"Işık doğudan gelir" ne anlama geliyor?

Türkler gelecekte insanoğlunun kurtuluşunda nasıl bir rol üstlenebilirler?


Amerika´da doğan ve daha sonra Meksika´ya yerleşen bir yazar, eşinin ani ölümünden sonra ruhunun hep yanında olduğuna ve destek verdiğine inanarak insanlığın ve dünyanın daha iyiye gitmesi için ne yapılması gerektiği konusunda araştırmalar yapmaya başlıyor. Özellikle, Hıristiyanlığın kökenlerini araştırarak işe başlıyor ve çok ilginç bir şekilde araştırmaları onu Türklerin ayak izlerine götürüyor. İlk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını ve ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden başladığını söylüyor. İnsanların güneşsel enerjiyle nasıl senkronize yaşaması gerektiğini anlatıyor. Şu an insanlığın içinde bulunduğu huzursuzluğun çözümünü ancak Orta Asya ve Türklerin getirebileceğini, daha iyi bir dünya için gerekli açılımları ancak onların yapabileceğini iddia ediyor ve şayet bu olmazsa dünyanın asla huzur bulamayacağını söylüyor. Ayrıca yazar Türklere bir gönderme yapıyor. Nasıl oluyor da doğuştan filozof ve şair olan, Türk kültürünü dünyaya yayan Erke Han´ı bilmiyorlar. Türk dünyası görkemli zaferlerini ona borçludur.


Eski uygarlıklarda kullanılan teknolojiye de değinen yazar, insanların onları kullanarak nasıl yüzlerce yıl uzun yaşabileceklerini yazıyor. Bu arada Türklerin Orta Asya ve Çin´de yaptıkları piramitleri anlatıyor. Gerçeğin Türklerden saklandığını yazıyor. İnsan bu kitabı okuduğu zaman bir Amerikalının nasıl olur da bilmediğimiz geçmişimiz hakkında bu kadar şey bildiğine hayret ediyor.


Geçen hafta bir konferans vermek üzere Türkiye'ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, 'Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türk'sünüz' adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla 'Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu' tezini yeniden alevlendiriyor.

ABD‘li araştırmacıdan şok iddialar: “Amerika’yı İspanyollar değil, Türkler keşfetti!”
Geçen hafta bir konferans vermek üzere Türkiye’ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz’ adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla ‘Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu’ tezini yeniden alevlendiriyor. Akşam Pazar’a konuşan Matlock, kitabında din, dil, tarih ve kültür odaklı pek çok kaynak aracılığıyla tezine çarpıcı kanıtlar da sunuyor.

Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi? Maya ve Azteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız? Peki, acaba Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda da Türk müydü? Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi? Bunlar kafa karıştıran ama bir o kadar da merak uyandıran, cevaplaması zor sorular. Ancak bir araştırmacı bu soruların hepsine ‘evet’ cevabını veriyor. Ve iddiasının doğruluğuna dair kanıtları da ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz’ adlı kitabında önümüze sunuyor. İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock. Temmuz ayında Hermes Yayınları tarafından Türkçe olarak basılan ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz / Kayıp Bir Uygarlığın Sırları Dünyayı Nasıl Değiştirebilir’ adlı kitabında Gene D. Matlock ilk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını, ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden doğduğunu söylüyor. 65 yıldır Meksika’da yaşayan ve hem Hıristiyanlığın kökenleri hem de Meksika’daki Amerikan yerlilerinin kökenleri üzerine uzun yıllar boyunca araştırmalar yapan Matlock’un dini kitaplar, mitolojiler, kültür, gelenekler ve özellikle de dil biliminin ışığında elde ettiği ipuçlarını birleştirerek sunduğu kanıtlar da hayli şaşırtıcı. 81 yaşındaki Matlock ile bir konferans vermek için geldiği İstanbul’da buluştuk ve çarpıcı iddiası üzerine konuştuk.

ALTAY DİLİ ÇUVAŞÇA

Doç. Dr. Haluk BERKMEN

Yapılan araştırmalara göre Çuvaşça’nın eski bir Altay dili olduğu ve Türkçe’ye çok yakın olduğu saptanmıştır. Karadeniz’in kuzeyinden batıya doğru göç eden tüm boyların dillerini Çuvaşça etkilemiştir. Özellikle Hunlar, Avarlar, diğer Macar boyları ve hatta günümüzde Alman dediğimiz Baltık boyları, Finliler ve Vikingler dahi bu dilin etkisinde kalmışlardır. Bulgarların eskiden konuştuğu dil de Çuvaşça’dır.

Günümüzde Rusya federasyonu içinde iç işlerinde bağımsız Çuvaşistan bulunmaktadır. Coğrafi bölge olarak Volga (Etil) deresinin doğu yakasıdır. Bugün konuşulan Çuvaşça, birçok Altayca sözcük içerdiği gibi Ön-Türkçe olarak adlandırdığımız Türkçe'yi de yansıtır. Eski sözcüklerin ne olduklarını anlamak bakımından Çuvaşça önemli bir kaynaktır.
Herhangi bir dilin özünü incelemek istersek atasözlerini incelememiz gerekir. Zira atasözleri çok eski dönemlerden bu yana değişmeden aktarılmış olduklarından hem şekil hem de öz bakımından saftırlar. Atasözlerinde modern alıntı sözcükler yoktur. Atasözleri dünyaya bakışı ve değer yargılarını yansıttıklarından o dili kullanan insanların felsefesini yansıtır. Çuvaşça Ata Sözlerine bir göz atmakta yarar vardır.
Altay Türk'ü bir kadın
Amişne pıh ta hırne ıl.
(Anasına bak da kızını al)
Altay Türkçe'sinde AMA /anne/ demekti.
Bugün dahi ANA sözü kullanılır.
Batı dillerindeki /mama/ sözü ama sözünden türemiştir. /Annesine/ demek istersek /amasına/ dememiz gerekir.

Amişne şekli de /anasına/ demektir.

İkinci sözcükte /bak/, pıh olmuştur.

Burada B => P dönüşümü olmuştur.
A sesi de /ı/ sesine dönüşmüştür.

Kız sözünün hır oluşu Türkçe’deki Z lerin Çuvaşça'da R haline dönüşmelerinden dolayıdır.

Türkçe'deki birçok sözcükte görülen Z sesi Çuvaşça'da R ye dönüşmüş olduğundan birine Z Türkçe'si, diğerine R Türkçe'si denir.

Ayrıca, K sesi de H olmuştur. İçerik olarak kavram aynıdır.
Bugün bile Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al, deriz.

Bir diğer örnek:
Atil hirne şitmesir, atta hıvsa şikles mar.
(Etil kıyısına gitmeden çizme çıkarılmaz)
Bugün dahi söylediğimiz dereyi görmeden paçaları sıvama, Atasözünden başkası değildir bu. Ancak çok önemli ipuçları içermektedir.
Atil, Etil deresi olup bugünkü Volgadır. Yani Çuvaşların öz yurdunun deresidir.
Bir Hun olan Atilla’nın adı /Etilli/ demek olup, Hunların Çuvaş Türkü oldukları anlaşılmaktadır.
Çuvaşça'da HIR kız olduğu gibi HİR de kıyı olmaktadır.
Acaba bu iki sözcük arasında içerik olarak bir ilişki var mıdır? Düşünmeye değer.
/Atta hıvsa/nın (çizme) oluşu dikkate değer bir yaklaşımdır.
Burada ‘çizme’ ile /atı kavra/ kavra = hıvsa olabilir gibime geliyor.
Şikles-mar sözü açıkça /çıkarılmaz/ ile ilişkilidir.
Son harfteki Z ile R dönüşümünden yukarda söz ettim.
Çuvaş dilinde hem S hem de Ç için Ş sesinin tercih edildiği görülüyor.
İşte size dilimizde olmayan çok önemli bir Atasözü.
Vatti şuk, latti şuk.
(Yaşlı yok, düzen yok)
Eski Türk kültüründe yaşlılara ne derece önem verildiğinin göstergesidir bu.
Vatti, sözünün /yaşlı, bilge/ demek olduğu kanısındayım. Vatti ile latti sözlerindeki ses uyumu, Türklerin ses uyumuna ve şiire olan eğilimlerini göstermektedir.

Bizim /Sona kalan dona kalır/ atasözümüzde bu türden bir tekrar simetrisi bulunur.

Çuvaş dilinde aynen bu anlamda bir Atasözü bulunmaktadır.
Varana kaysan varanalat
(Sona kalırsan yaralanırsın)
/Varana kaysan/ birlikte incelenmeleri gereken iki sözcüktür.
Kaysan, aslında /kalırsan/ şeklidir.

Varana kalsan = Varmaya (ulaşmaya) geri kalırsan = varamazsan sona kalırsan, şekilleri birbirlerine eşdeğerdirler.

Macarca’da VAR /kale/ demektir.

Güvenli yer, surlarla çevrili kale, aynı zamanda varılan yer olduğundan Varmak = barmak = Barınak ile kale eşdeğer tutulmuştur.

Almanca’da ware (eşya, nesne, maddi olarak var olan) demektir.

İngilizce'de stoneware (taş eşya), earthware (toprak eşya) ve hardware (alet edevat) demek olup hepsinde Türkçe kökenli /var olan/ kavramı bulunur.

Almanca’da /war/ fiili (eylem sözcüğü) /var olmak, canlıların varlığı/ demektir.

Keza İngilizce’de was ve were (to be, olmak fiilinin geçmiş zamanı) sözcükleri de /varlık/ kavramından türerler.

BUĞU VE BUHAR SÖZCÜKLERİ

Doç. Dr. Haluk BERKMEN
Bir önceki Ön-Türk Harflerinin Kökeni adlı 28 sayılı yazımda Vikinglerin orta Asya kökenli bir halk olduğu ve yazılarının Orhon yazı tarzına çok benzediğinden söz ettim. Şimdi onların Karadeniz kıyısındaki SAKA = AS ve OK boyları ile yakın akraba olduklarını kanıtlayacağım. Aşağıdaki şekilde Kırımda bulunmuş yazılı bir taş kabartma görülüyor
(Kaynak: Doğu Avrupa'daki Göktürk (Runik) İşaretli Yazılar, Yazan İsmail Doğan, Ankara 2002, sayfa 46).
Üstteki damga açıkça Tengri damgası olup aynı zamanda Odin haçı olarak da bilinir.
(Bkz. Gök Tengri-Odin aldı 11 sayılı yazım ve resim)
Kırım'da bulunmuş kabartmalı taş

Resmin sağında yazıyı Orhon ve Viking harfleri yardımıyla okuyorum. Sağdan sola doğru K2 (ince sesli bir K hecesi), İkinci harf Viking R harfi olup aynısını Orhon abecesinde bulamıyoruz. Ama Ön-Türk damgası olduğunu gösterdim. (Bkz. 15 sayılı yazım ve resimdeki kadim Anadolu kültürü olan Ön-Türk kökenli Etrüsk-Likya yazısındaki R harfi)

Üçüncü harf hem Ö hem de Ü olarak okunabilir. Son harf ise M harfi olup yukarıdaki resimdeki şeklin aynısıdır. Harfleri sağdan sola doğru yazarken bazen harflerin yansımış simetrik görüntüleri da kullanılırdı. Zaten en sağ harfin altındaki küçük işaret okunuşun başlama noktasını belirtiyor. Böylece ortaya çıkan söz KÖRÜM => KIRIM olup asıl kökü OK-OR-UM, yani OK halkına ait geniş bölge demek oluyor. Çünkü OR kök sözcüğünü Orta, Ordu gibi sözlerde buluyoruz ve anlamı da /geniş, büyük/ kavramlarını içerir. Ayrıca Karadeniz'in kuzeyindeki Ukrayna ülke adı OK-OR-ÖYÜ => UKRANYA şeklinde değişime uğramıştır. Yukarıdaki anlamı tekrar buluyoruz. Zira OK-OR-ÖYÜ /OK halkının büyük bölgesi/ demektir.
Tüm bu görüntülü belgeler ve yazı benzerliği Vikinglerin Asya kökenli bir halk olduğu ve dillerinin de Ön-Türkçeden dönüşmüş olduğu görüşünü kanıtlar durumdadır. Ön-Türk kültüründe yükselme ve yücelme kavramları çeşitli şekillerde ifade bulmuştur. Bir önceki yazımda sözünü ettiğim UB / BU damgasına geri dönmek istiyorum.

Bu kök sözcüğünden BUĞU ve BUHAR sözleri türemiştir. Her iki sözcük kaynayan sudan yükselen dumanla ilgilidir. Güneşi kutsal sayan Ön-Türk kültürü güneşe doğru yükselmeye özel önem vermiş, onu başarabilen hayvanları kutsal saymıştır. Boynuzlu hayvanları kutsal saymaları sadece maddi güç ve yeteneklerinden dolayı değil, boynuzun kendi başına bir yükseliş simgesi olmasından dolayıdır. Buğu ve buhar sözcüklerindeki BU kök sözcüğü bu yükseliş ile ilişkilidir. Tüm yöneticilerde görülen boynuzlu başlıklar, veya altın elbiseli adamdaki sivri külah aynı imgenin simgeleridirler. Altın elbiseli adamdan Issık Kurganı ve Kutsal Hayvanlar adlı 26 sayılı yazımda söz ettim. Kurganda gümüşten bir kâse ve bu kâseye kazınmış 26 işaretten oluşan bir yazı bulunmuştur.
Gümüş Kasedeki Yazı
Resimde görülen yazının okunuşu hakkında halen bile bir fikir birliği oluşmuş değildir. Batılı dilciler bu yazının Yunanca (veya o türden bir dil) olmasını isterler, çünkü onların inancına göre Sakalar Hind-Avrupa halkı olup konuştukları dil de Hind-Avrupa dili olmalıdır. Sonradan Yunan tarihçisi Herodot bu gurubu Skuz olarak adlandırmıştı. Harflerin sessiz olmalarından dolayı SKZ harfleri aslında AS-OK-UZ kök sözcüklerinin birleşimi olup SKUZ olarak okunmuştur. Gümüş kap üzerindeki yazıyı yukarıdaki resimde görüyoruz.
Bu yazıyı Kazım Mirşan şöyle okumuştur:

Ögün an onuyu öcü ok, ub-oz uç esitiz oz-ötü onuy oy ekiç ekil alız at
Anlamı da şudur: Asaletini (yüksekliğini) andığım (kişi) boynuzlaşmış bir OK’tur.
Uçarak yükselen onu (ruhunu) öteki dünyaya içeri alınız (kabul ediniz) atalar.
Burada ÖG (yüksek), Ögün (yükseklik, asalet) olmaktadır. Bugün dahi kullanmakta olduğumuz /öğünmek/ sözü /kendini yükseltmek, methetmek/ anlamını taşır.
UB-OZ ise /boynuz/ sözünün eski şeklidir. Yukarıda sözünü ettiğim UB / BU damgasının diğer okunuşu kullanılırsa BU-OZ = Boynuz olur.
Fakat diğer bir anlamı da /Buhar olup göğe doğru yükselerek özleşen/ demektir.
ÖCÜ-OK = Güçlü OK demektir. Bugün bile ÖCÜ sözü korkulması gereken güçlü bir varlığı akla getiriyor.
UÇ-ESİTİZ (Uçan, uçarak) yükselen şeklinde yorumlanıyor. Benim görüşüm bu sözcüğün farklı bir anlam içerdiğidir.
UÇ kök sözcüğü aynı zamanda /lider, yönetici/ demek olduğuna göre
UÇ-ESİTİZ = Lider yapınız demektir.
Çünkü ESİTİZ = EDİNİZ şekline dönüşmüştür.
OZ-ÖTÜ (yüksek ruhların ülkesi, öteki dünya) dır. Ozlaşmak, aynı zamanda Özleşmek demektir. Yani öze dönüp Gök tengri ile birleşmek anlamını içerir.
EKİÇ-EKİL ise (EKlemek ve İÇeri alarak İLetmek) kavramlarını ifade eder.
ALIZ bugün dahi kullandığımız /alınız/ sözüdür.
Sondaki AT ise kanımca Atalar demektir.
Yani yazıt atalara hitaben yazılmıştır.
Bence bu okunuş oldukça akla yakın gelmektedir ve Ön-Türkçe hakkında iyi bir fikir vermektedir.
Şu halde ufak bir değişiklikle benim yorumum şöyle olmaktadır:
Güçlü bir OK yöneticisi olan bu kişi buharlaşarak özüne doğru yükselmektedir.
Onu içeri alarak yönetici (lider) yapınız atalar.

TUR VE OK BOYLARININ ADLARI

Doç. Dr. Haluk BERKMEN

Tüm Akdeniz'e çepeçevre yerleşmiş olan Tur ve OK boyları adlarını türlü şekillerde bizlere miras bırakmışlardır. Ama, ne yazık ki bu adları doğru çözümleyip gerçek tarihi ortaya koyacak ne araştırıcı dilcimiz, ne tarihçimiz, ne de kazı bilimcimiz (arkeologumuz) vardır. Örneklere devam edeyim:

OCEANOS: Günümüz Türkçe'sinde dahi Okyanus olarak bilinen bu söz OK-YANI sözlerinin bitişmesinden türemiştir. Atlantik okyanusuna kadar yerleşmiş olan OK boyları büyük su birikintisine /Okyanı/ demişler, zamanla Yunanca bu söz OK-YAN-OS olmuştur. Zira Yunanca /ı/ (noktasız i) bulunmadığından belirleme takısı –OS şekline dönüşmüştür.

OCCİDENT: Latince ve ondan türeyen dillerde /batı/ anlamına gelen bu sözcük /batan OK/ demektir. Batan güneşin batıdan battığına da işarettir. Fakat asıl anlamı batan, veya yok edilen OK kültürüne atıf bir sözcüktür. (Bkz. Issık Kurganı ve Kutsal Hayvanlar adlı 26 sayılı yazım)

MİNOS: Kadim Minos uygarlığının adı olan MİN-OS sözü MEN–OSK , yani /Ben-OK/ sözünden oluşuyor.
(Bkz. Sümer Dili adlı 16 sayılı yazım)
Bu sözün daha da eski şekli MU kök sözcüğüdür. Kayıp MU medeniyetinin en önemli kolu Girit adasındaki Minos kültürüdür.

CRETA: Bugün Girit olarak bilinen adanın asıl adı CRT sessiz harfleriyle yazılan ve KRT olarak okunan kök sözcük idi. Bu adın anlam OKART = Oklaştır demekti. Zira –ART takısı /oluştur/ anlamını taşır. Örnekler: Yoğurt, Kanırt, Oturt...vs. Miken medeniyeti ise KRT kök sözcüğünü KReTa => Creta olarak okumuşlardır.

KNOSSOS: Giritteki Minos kültürünün başşehri Knossos idi. Bu sözün aslı OK-ON => KNOS bu sözden de belirtgeç takısı alarak KNOSSOS olmuştur. OK-ON ise /Evrensel OK/ demektir. Ön-Türkçe ON kök sözcüğü evren demek olduğunu söylemiştim. (Bkz.Akhenaton-Khan-Aton adlı 18 sayılı yazım)

UGARİT: Doğu Akdeniz kıyılarında, bugünkü Filistin bölgesinde, kadim Finike kültürünün başşehri idi. Bugün ancak kalıntıları bulunmaktadır. Ancak bu şehirde önemli bir yazı türü bulunmuş ve bu yazının Finike abecesinin atası olduğu saptanmıştır. Bu isim KRT sessiz harfleriyle yazılıyordu ve aslı OKART idi. Yani, aynen Girit adında olduğu gibi K => G dönüşümü olmuş ve OKART => UGART => UGARİT olmuştur.

TUAREG: Bu kavim adı kuzey Afrikanın yerli halkı diye bilinir. Oysa ki onlar da Asya kökenli olup oraya göç etmişlerdir. Bu isim aslında TUR-ve-OK => TUREOK => TUAREG şeklinde dönüşmüştür. Bu halkın bir de kendine has abecesi vardır. Yazının Orhon abecesine büyük benzerlikler gösterdiği kesindir. Tuareg dili ile Bask dili arasında büyük benzerlikler bulunmuştur.

ETRÜSK: Bu söz hakkında daha önce bilgi verdim ve TUR-ve-OK olduğunu söyledim.
(Bkz. Maya Dili-Ön Türkçe-Japonca adlı 5 sayılı yazım)
Ancak OSK diye bilinen OK kültürünün de kendine has bir abecesi vardı.










OSK yazısından bir örnek
Bu yazının bir örneğini resimde görüyoruz.
Yazıda göze çarpan özellik sözcüklerin iki nokta üst-üste ile ayrılmaları. Bu özellik Orhon abecesinde de bulunmaktadır.

Daha ilginç yanı OSK heykeli veya daha doğru ifadesi ile, OSK kabartması elinde bir tolu (su kabı) tutan insan görüntüsüdür.












Resimde bu kabartma görülüyor.

OSK kabartması Tolu geleneğinin Ön-Türk geleneği olduğundan söz ettim ve birçok örnek resim gösterdim. Yandaki resimde Akhenaton-Khan-Aton adlı 18 sayılı yazımda incelenmişti.

BARSELONA: İspanyanın Akdeniz kıyısındaki bu şehrin adı BARSIN-ONA sözlerinin bitişmesi sonucu ortaya çıkmıştır. SIN takısı Ön-Türkçe olup SEL haline dönüşmüştür. Barsın = Varsın (oluşsun) anlamını taşır. Barmak = Varmak (ulaşmak) olduğu gibi. ON ise /evren/ demek olduğundan Barsın-Ona = Barselona adı /Evrenin ucuna ulaşsın/ demek olup kendi göçlerine kinayedir.

CATALUNYA: Barselona şehrinin başşehir olduğu bölgenin adıdır. Bunun da aslı OK-ATA-ON-ÖYÜ olup, konuşulan dil İspanyolcadan farklı Katalan = OK-ATA-ON dilidir. Yani evrensel OK ataların dili olmaktadır. ÖYÜ sözünün -YA takısına dönüştüğünü gördük.Şu halde Catalunya /OK ataların bölgesi/ demek olmaktadır.

TARASCON: Fransanın güneyindeki bu küçük kasaba 2,000 yıllık bir tarihe sahiptir. Nakledilen inanca göre bu kasabada yaşayan TARASK adlı bir korkunç canavar !!! varmış. Buraya gelen bir rahibe bu canavarı uysallaştırmış. Öyle anlaşılıyor ki Tarasak adlı canavar TUR-OSK dan başkası değil ve kasaba ona ait olduğundan adı da TUR-OSK-UN = TARASCON olmuş.
Günümüz Türkçe'sinde halen yüksekte olan, fazla olan, arttıran, güçlü olan anlamlarını içeren OK kök sözcüğü ile ilişkili birçok sözcük yaşamaya devam etmektedirler.
Bunlara birkaç örnek sunayım:
OĞLAN <= Oklan (yüksel ve boy at, büyü), ÖĞLEN <= Yüksel (Güneşin en yüksek olduğu zaman), OĞUZ <= OK-uz (Biz, yüksekte duranlar), ÖĞMEK => Övmek (yüceltmek, yükseltmek), ÖĞE (yaşlı, büyük kişi), ÖĞÜT = Nasihat (büyük söz söylemek, vaaz vermek), ÖĞÜT = buğday (buğdayı ezerek çoğalt, arttır), ÖK (orta yaşı bulmuş, büyümüş at), ÖKİL (çok, fazla), ÖKSE (yığmak, biriktirmek), ÖKSÜZ (büyük kimsesi, annesi olmayan), ÖKÜL (yığılmak, toplanmak, artmak), ÖKÜN (para ve mal yığını).

TUR VE OK DİLLERİ

Doç. Dr. Haluk BERKMEN
Tur ve OK boylarının Akdeniz kıyılarına yerleştiklerini söyledim. Fransa’nın güney bölgesine Langue D’Oc adı verilir. Bunun anlamı /OK dili/ olup o bölgede konuşulan dilin farklı olduğuna işarettir. Zaten Fransızca sözü dahi /Lingua Franca/ sözünden türer ki Latince “Ortak Dil” demektir. Demek ki, Fransa birleşip tek bir ülke olunca ortak bir anlaşma dili gerektiğinden Latin kökenli Fransızca kabul edilmiştir. Fransa’nın güneyinde birçok mahalli dil konuşulurdu. Bunlar OK dili, Provensal, Overnya, Gaskon, Limuzin ve Alp dilleridir.
Güney Fransa OK’ları
OGH veya OKH sözü /biz/ (yüksek olan yönetici ben) demek olduğundan bu sözün değişimlerine değinmek isterim. Türk boyları zamanla bu sözü OĞ şeklinde telaffuz etmişler ve oradan OĞUZ adı gelişmiştir. OGH-UZsözünün anlamı /biz yönetici olanlarız/ demektir. Diğer dönüşümü de EĞO şeklindedir. Eğo sözünü bugün Ego olarak kullanıyoruz. OĞ sözünün yunanca'ya geçmiş halidir EĞO. Macarlar da “ben” için EGİM derler. Ayrıca, OĞ sözünden üçüncü şahıs için kullanılan O ortaya çıkmıştır. Bu işaret de aslında Tengri damgasındaki daireden türer ve /yüksek benlik/ anlamını içerir. Ayrıca O sesinin ortaya çıkışında dudakların yuvarlak bir şekil alışı da etkin olmuştur. OĞLAN sözü de “yüksek benliğe ulaş” demek olmaktadır. Savaşçı ve yönetici kişinin taşıdığı silah olan ok da aynı kök sözcükten türer. Ural Dillerinde "tek" anlamını veren sözcüğün OK’tan türediği anlaşılıyor. OK güneşin yer yüzündeki temsilcisi olduğundan birliğin de simgesi olmaktadır. Ural dilerinde ise BİR veya TEK kavramı ile OK kök sözünün ilişkilerini gösteren örnekler:
Fince 1: Üksi (OĞ’uz => Oksi => Üksi); Estonya dilinde 1 : Üks; Macarca 1: Egi (OĞ => OG =>EG => EEGİ)
Diğer Ön-Türkçeden türeyen dillerde: Keşmirce 1 : Akh (Okh => Akh), Gucarati 1 : Ek,
Hindu 1 : Ek, Bengali 1 : Aek (Okh =>Akh => Aek), Dravidian 1 : Okko ve Okur, Farsça 1 : Yek, Ermenice 1 : Yergu., örnekleri vardır.
Anadolu’ya yerleşmiş olan Ön-Türk OK boyları bugünkü Göreme bölgesindeki peri bacalarını oymuşlardır. Anadolu’nun merkezindeki Kapadokya adının ne anlama geldiği tam olarak bilinmemektedir. Pek çok fikir üretilmiştir bu konuda. Benim görüşüm KAPADOKYA şu şekilde ayrılabilir. KAPA-D-OKYA. Son sözcük OKYA, OK’ların ülkesi OK-ÖYÜ olup aynen Türkiya gibidir. KAPA sözü ise “küçük kapalı barınak, küçük kapalı yer” anlamındadır ki bu sözcüğü halen kullanıyoruz. Ortadaki D ‘ait’ anlamında olup Türkçe ‘-dır’ takısının yer değiştirmiş şeklidir. Yani peri bacalarının (kayalara oyulmuş küçük barınakların) bulunduğu Kapadokya bölgesi “OK’lara ait kapalı barınakların bulunduğu bölge ” anlamındadır. Demek oluyor ki ilk Hıristiyanlar bu bölgeye gelmeden çok önce OK’lar bu kaya evleri oyup yerleşmişlerdi. OK’ların simgesi olan ve Tengri damgasında bulunan daire içindeki eşit kollu haç (+) orada Hıristiyanlar gelmeden önce bile bulunuyordu, duvarlara kazılmıştı. Hıristiyan dininin simgesi olan haçın aslında bir ön-Türk simgesi ile ilişkili olduğu anlaşılıyor.
Göreme Peri Bacası
Eğer Göreme ve civar bölgeye gittiyseniz o kadar çok oyulmuş kaya evi görürsünüz ki bunların Romalılardan kaçıp sığınmış birkaç Hıristiyan tarafından oyulmuş olamayacaklarını hemen anlarsınız. Hatta o bölgede yer altında 8 katlı yaklaşık 4000 odalı koca bir yer altı şehri bulunmaktadır. Bu odalara 15,000 kişinin sığabileceğinden söz edilmektedir.
Fransa OK halkının sitesinden
Kanıt olarak yukarıdaki resimde Fransa Oklarının gelişimi ve simgeleri olan eşit kollu haçı görebilirsiniz. Demek ki Ön-Türk boyları çok eski dönemlerde Anadolu’ya gelip yerleşmişler, şehirler kurmuşlardır. Tur ve Ok boyları akraba olup aynı dili konuştuklarından ortak merkezler de oluşturmuşlardır.TRAKYA bölgesi de bunlardan biridir. Çünkü: Trakya sözü TUR-OK-ÖYÜ (Tur ve Ok’ların bölgesi) demektir. ÖYÜ sözü Yunan diline –YA takısı olarak geçmiştir. Böylece ülke adları Alman-ya, İtal-ya, Polon-ya yerleşmiştir. Keza TROİA sözü de TUR-ÖYÜ sözünden türer ve Truva halkının Ön-Türk halkı olduğu anlaşılır. İtalya’nın doğusundaki TYREN denizi de TUR-an (Tur halkına ait olan) demektir. İtalya’da Toskana bölgesi de keza TUR-OSK halkalarına ait bir bölge idi. Trakya’daki TIRNOVA şehri de TUR’ların ovası anlamını taşır. Asya kıtasında ise TURAN bölgesi vardır ki bu da dediklerime kanıt olarak görülebilir. Nihayet, Türk adı da TUR-OK sözlerinden türemiş olup, zamanla Türük, Török, Türk şekillerine dönüşmüştür.

11 Ekim 2009 Pazar

KAYA RESİMLERİ

Doç. Dr. Haluk BERKMEN

Bu ay satışa çıkmış olan ATLAS dergisinde Servet Somuncuoğlu’nun Sibirya’nın Bilinçaltı başlıklı yazısı şöyle başlıyor: (Atlas dergisi , sayı 178, sayfa 95)

“Evrenle, kendileri ve çevreleriyle ilişkilerini betimleyip taşlara kazıdılar.”

Asya’nın yüksek kayalık bölgelerinden dünyanın dört bir yanına yayılarak uzanan ortak bir kültürün izleridir bu kaya resimleri. Yazı öncesi simgesel bir iletişim şekli, “biz buraya geldik ve buraları kendimize yurt edindik” mesajını veren soyut bir seslenişin izleridir o damgalar. Dağ keçisi gibi çevik ve hızlı, geyik gibi güzel ve alımlı, at gibi güçlü ve dost olduklarını daha başka nasıl anlatabilirlerdi ki, bu insanlar? Amaçları yok etmek, parçalamak ve işgal etmek olsaydı kendilerine etobur hayvanları simge olarak seçebilirlerdi. Ama, her gittikleri bölgelerde otobur hayvanları seçmiş ve onları kutsallaştırmış olduklarını görüyoruz. (Bkz. 25 sayılı Ön-Türklerin Kutsal Hayvanları ve 26 sayılı Issık Kurganı ve Kutsal Hayvanlar başlıklı yazılarım)

Üstteki resimde solda Pueblo kızılderili yerleşim bölgesi olan Chaco Canyon kayaüstü resimleri görülüyor. (Kaynak: Geister, Götter und Symbole, Felix R. Paturi, Frederking & Thaler yayınevi, sayfa 121) Ortadaki kayaüstü resmi Asya Altay bölgesindeki Katun nehri kıyısındaki Kalbaktaş bölgesindendir. (Kaynak: Atlas dergisi, Ocak 2008, sayfa 104) Sağdaki kayaüstü resmi ise 2850 metre denizden yüksekliği olan Kâhn-ı Melikân bölgesinde bulunmuştur. (Kaynak: Anadolu’da Kayaüstü resimleri. Ersin Alok, 1988, İstanbul, sayfa 40)

Pueblo kızılderili kayaüstü resminde ayrıca bir güneşle bütünleşmiş olan insan figürü Orta Asya kökenli güneş kültüne olan ilişkiyi açıkça ifade ediyor. Alttaki resimlerden Kırgızistan’daki Saymalıtaş platosunda kaya üstüne kazınmış olan “güneş tengri” betimlemesi ile sağdaki kuzey İtalya’nın Valcomanica bölgesinde bulunan kayaüstü resmi arasındaki çarpıcı benzerlik basit bir tesadüf olabilir mi? (soldaki resmin kaynağı: Atlas dergisi, Ocak 2008, sayfa 109 ve sağdaki resmin kaynağı Geister, Götter und Symbole, sayfa 107)

AND-İÇME KADEHLERİ



Doç. Dr. Haluk BERKMEN

http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/kadim/k68.htm

İslamiyetten önce tüm Türk toplumlarında and-içme törenleri önemli yer tutardı. Bahaeddin Ögel, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları adlı eserinde (Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayını, İstanbul 2001) şu ifadeleri kullanmaktadır (sayfa 292):

"Yüeçi kralının başı altınlatılıp and kadehi yapıldı. Büyük devlet akit ve andları bu kadehle yapıldı. Göktürk devleti kendisini eski Juan-Juan devletinin mirasçısı olarak gördü. M.Ö.43 yılında Hunlar ile Çin elçileri arasında andlaşmalar “and kadehi” ile yapıldı."

Bu sözlerden anlaşılacağı üzere tüm önemli olaylarda (tahta çıkma veya diğer bir devlet ile yapılan anlaşmalarda) and içilmektedir. Burada dikkat çeken söz and içildiği asla and-söylenmediğidir. Ayrıca bugün kullanmakta olduğumuz “anlaşma” sözünün aslı andlaşmaolduğu görülüyor. Yani, karşılıklı oturup anlaşma imzalanmıyordu, kadeh kaldırılıp and-içiliyordu. And içilen kadehin adı da toluidi. (Bkz. 18 sayılı Akhenaton-Khan-Aton başlıklı yazım)

Aynı eserin 295 sayfasında ise şu sözler vardır:

“Cengiz hanın küçük oğlu tahta çıkmadan önce, kendi yerine, Toluy’un han olmasını istemişti. Tahta çıkarken kadehi Toluy’un elinden aldı. Orada bulunanların hepsi 9 defa diz çöktüler.”

Moğollarda and kadehi olantolu öylesine önemseniyordu ki Cengiz Han oğullarından birine Toluy adını verdi. B. Ögel, Özbek sarayındaki Kımız (at sütü) içme töresini şu şekilde aktarmaktadır (sayfa 297):

“Padişah, kımız adı ile ünlü olan temiz içkiyi biraz içer ve devletin en ileri gelenine ikram eder. O da kadehin tümünü içer. İçki içme, böylece töre üzere sürer gider. Beyler ile komutanlar tamam olduktan sonra askerlere sıra gelir.”

Yazının henüz pek az kullanıldığı dönemlerde verilen sözün büyük önemi vardı. Bu bakımdan and-içme törenlerinde kullanılan kadeh (tolu) özel olarak yapılır ve Türk toplumlarının çeşitli kutsal hayvanları bu kadehte şekillenirdi. Alttaki resimlerde çeşitli Türk toplumlarının, günümüzde müzelere konmuş olan, and tolularını görüyoruz. Bu kadehlerin boynuz gibi eğri olduklarına dikkatinizi çekerim. Her birinde İslâmiyetten önceki Türk toplumlarında kutsal sayılmış olan geyik, at, vaşak, dağ keçisi ve aslan gibi hayvanlar tolu ile estetik bir şekilde bütünleşmişlerdir. Bu kadehlerin yapımında önceleri içi boş dağ keçisi boynuzu kullanılırken, zamanla altın veya gümüş, bazen de bakır madenleri kullanılmıştır.

Bu tolu kadehlere Yunanca Rhytos ve İngilizce Rhyton (okunuşu rayton) denmektedir. Fakat İngilizce rayt olarak okunan ve “Rite” olarak yazılan sözcük ise töredemektir. Şu halde sözcüğün Rayt-On şeklinde söylenişine bakarsak and içmek için kullanılan tolu kadehinin anlamı “Evrensel Töreolmaktadır. Bu bağlamda Fransızca “rituel” ve İngilizce “ritual” sözcükleri “töreye bağlı ayin” anlamlarını içerirler. Tüm Asya ve Avrupa’daki kadim kültürlerin and-içme törenlerinde kadim Türk kültürüne ait kutsal hayvanları içeren tolu kadehlerini yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca kullanmış olmaları basit bir tesadüf olamaz.


6 Eylül 2009 Pazar

Türk Bilimadamının çölü yeşerten buluşu


Çöl laserle yeşerdi

Lazer ve Fizik Alanında Araştırmalar yapan Fizik Mühendisi Şükran Can, özel olarak tasarladığı ve moleküler yapıyı bağlayan bir laser sistemi ile çöl toprağında sadece çeşme suyu kullanarak buğday yetiştirmeyi başardı Bu yeni teknoloji ile çöl topraklarında başta buğday olmak üzere tahıllar kolaylıkla yetiştirilebilecek Popüler Bilim Dergisi, bu ayki sayısında 12 yaşından beri lazerle ilgili çalışmalar yapan Fizik Mühendisi Şükran Can'ın, özel olarak tasarladığı laser ışınıyla verimsiz çöl toprağını yeşerttiği müthiş buluşuna yer verdi. Çöldeki en büyük sorunun; gece ve gündüz arasındaki büyük ısı farkı ile toprağın içindeki yoğun tuz ve kireç miktarı olduğunu söyleyen Can, Bu topraklarda yüksek oranda birçok element var. Yani bir ölçüde yeterli olmasa da ürün yetişebilecek düzeye yakın bir yapı mevcut. Fakat toprağın iç yapısının gece -20 gündüz ise +40 dereceleri görmesi bitkilerin köklerinin ve tohumlarının yanmasına neden oluyor dedi. 20 günde yeşerdi ısıya karşı direnci düşük olan topraktaki değerlerin çöktüğünü ve bunun da toprağın moleküler yapısınının kopmasına neden olduğunu anlatan Can şöyle devam etti: "Moleküler yapının bozulması ve kopması toprak yapısının oksijen kaybına bu da toprağın nem oranının düşmesine ve kurumasına sebep oluyor. Özel olarak tasarladığımız ve moleküler yapıyı bağlayan bir LASER sistemi ile Abu Dhabi'den getirttiğimiz çöl toprağında çeşme suyu kullanarak buğday yetiştirdik. Türkiyeden ise çöle en yakın toprak olarak Konya-Karapınar kumu kullandık. Bu kumda da 20 gün içinde çeşme suyu kullanarak buğday yetiştirmeyi başardık. Laser ışınları ve destek sistemleri toprağın moleküler yapısının dengeye girmesine sebep olmakta, ısı farklarını tamamen ortadan kaldırmaktadır. Dünyanın tahıl deposu olacak Toprağın nem tutması, moleküler yapıda fiziksel ve kimyasal dengelerin sağlanması sayesinde mevcut çöller tarıma açılabilecek ve buralar dünyanın tahıl deposu olmaya başlayabilecekler."

Çöl toprağındaki en önemli sorunun moleküler bağların kopması ile yoğun kireç ve tuz olduğunu dile getiren Fizik Mühendisi Şükran Can, "LASER teknolojisi tuz ve kireç molekülerinin toprak yapısından tamamen ayrılması mümkün. Tuz ve kireç yapısı topraktan tamamen ayrılacağı için toprağın verimliliği moleküler yapının dengelenmesinden sonra çok üst düzeye çıkmakta. Sistem ile mevcut çöller tarıma açılabilecek ve dünyanın tahıl deposu olmaya başlayabilecek" diye konuştu.