Sayfalar

23 Haziran 2009 Salı

HARİKA ŞEHİR İSTANBUL

İsmet Çabuk'un İstanbul Büyük Şehir Belediyesi adına yaptığı "HARİKA ŞEHİR İSTANBUL" çalışmasının kapağı ve iç tasarımlarından görünümler.



Çocukların Haçlı Seferi

ÇOCUKLARIN HAÇLI SEFERİ
Avrupalıların üstünü örtmeye çalıştığı,çok bahsedilmeyen bir olay...
1212'de Fransa ve Almanya'dan binlerce çocuk, 'Kutsal Toprak' Kudüs'e gitmek üzere, Marsilya, Cenova ve Brindisi limanlarından yola çıkmak ister.
Haçlı Seferleri hareketini papalığın tarihi bir misyonu olarak gören Papa III. Innocentius (1198-1216) zamanında Avrupa'da Haçlı ruhu hep canlı tutulmuştu.
Bu dönemde, Kudüs'ü Müslümanlardan geri almak için düzenlenmiş olan Dördüncü Haçlı Seferi (1203-1204) amacından uzaklaşarak, Bizans'ı hedef alınca, Filistin'deki Haçlılar'a yardım götürülememişti. Bu yüzden de Papa Innocentius, Doğu'ya yeni bir sefer daha yapılabilmesi için ısrarla faaliyetlerine devam etmiş ve vaizler Avrupa'nın her tarafını dolaşarak halkı yeni bir Haçlı seferine katılmaya davet etmişlerdi.
İşte çocuklar da Avrupa'da yıllardan beri durmadan devam eden bu çağrıların etkisinde kalıp 'kutsal toprakları kurtarmak' iddiasıyla harekete geçince, 1212 yılı 'Çocukların Haçlı Seferi' adıyla tarihe geçen olağanüstü şaşırtıcı bir olaya sahne oldu.
Mayıs 1212'de, St. Saint-Denis'de on iki yaşlarındaki Etienne adında bir çoban çocuk, Hazreti İsa'nın kendisine görünerek onu Haçlı seferlerini vaaz etmekle görevlendirdiği, hatta ona krala teslim edilmek üzere bir mektup verdiği iddiasıyla ortaya atıldı.
Bu sırada Saint-Deniz Manastırı'nı ziyaret etmekte olan Fransa Kralı II. Philippe Auguste ise, bu iddiayı ciddiye almadı.Ancak kendisinin seferi başarıya ulaştıracak bir rehber olduğu düşüncesini aklından çıkaramayan bu çocuk, davasından vazgeçmeye hiç de niyetli değildi.
Saint-Denis Manastırı'nın kapısında vaazlarda bulunarak tıpkı Hazreti Musa'nın Kızıldeniz'den geçişi gibi, denizin çocuklarının önünde ikiye ayrılıp kendilerine yol vereceğini ve kolayca Kudüs'e ulaşıp 'Kutsal Ülke' yi kurtaracaklarını, büyüklerin başaramadığı bu işi çocukların başaracağını söylüyordu.
Pek çok çocuk, hatta bazı büyükler bile, hitabet kabiliyetine sahip olan bu çocuktan etkilendi. Bundan sonra Etienne ve ona inanan birçok çocuk, Fransa içlerine yayılarak çocukları Haçlı seferine davet ettiler. Nihayet, kararlaştırılmış olduğu gibi, bir ay sonra, Haziran sonunda, sefere katılmaya karar veren çocuklar Fransa'nın Vendôme şehrinde toplandılar.
En büyükleri on iki yaşında olan binlerce çocuk, Etienne'in çağrısı üzerine bu şehre akın etmişti. İçlerinde, bizzat anne babaları tarafından gönderilmiş olan toplumun kenarına itilmiş fakir köylü çocuklarından başka, evlerinden kaçarak gelen asalet sınıfına mensup bazı çocuklar, kızlar, genç papazlar, hatta bazı yaşlı hacılar bile vardı.
Ellerinde seferin sembolü olarak seçilen ve üzerinde altın renginde üç zambak bulunan mavi bir bayrak taşıyorlardı. Sefere katılanların hepsi yaya idi. Ama nurlu bir peygamber gibi kabul edilen liderleri Etienne’in rahat yolculuk yapması için, her şey düşünülmüş ve ona bir araba temin edilmişti.
Bu çocuklar, Tours ve Lyon üzerinden Marsilya’ya doğru yola koyuldular. Ancak yaz mevsimi her zamankinden daha sıcak geçiyordu ve kuraklık baş göstermişti. Bu yüzden yol boyunca, yürüyüşleri sırasında yeterli yiyecek ve su bulmak oldukça zordu. Böylece çocukların birçoğu açlık ve susuzluğun verdiği sıkıntılara dayanamayarak yollarda ölmüş, bir kısmı da pişman olup ülkelerine geri dönmeye çalışmıştı.
Sonunda küçük bir grup Marsilya’ya ulaşabildi.Ama onlar da burada hayal kırıklığına uğradılar. Çünkü bekledikleri mucize gerçekleşmemiş ve deniz önlerinde ikiye ayrılmamıştı. Bunun üzerine çocukların bir kısmı aldatıldıklarına inanıp bu maceraya bir son vererek ülkelerine geri dönmelerinin daha doğru olacağına karar verdiler.
Geride kalan çoğunluk ise, adlarının ‘Demir Hugue’ ve ‘Domuz Guillaume’ olduğu söylenen iki Marsilyalı tacirin, onları parasız olarak Filistin’e götürmeyi teklif etmesi üzerine, gemilere binip denize açıldı. Bunların akıbeti hakkında yıllarca hiç bir haber alınamadı.
Daha sonraları, 1230 yılı civarında Doğu’dan gelen haberlere bakılırsa, bu çocukları taşıyan yedi gemi Marsilya’dan denize açıldıktan birkaç gün sonra fırtınaya yakalanmış, gemilerden ikisinin Sardinia Adası yakınlarında kazaya uğrayarak parçalanmış ve içinde bulunan bütün çocuklar boğulmuştu.
Fırtınadan kurtulan diğer beş gemideki çocuklar ise, köle olarak satılmaları hususunda önceden tacirle anlaşılmış Afrikalı Arap korsanlar tarafından yakalanılarak, Cezayir sahillerine götürülmüşlerdi. Bu çocukların bir kısmı burada köle olarak satılırken bir kısmı da İskenderiye’ye gönderilmiş ve orada şehrin valisi tarafından satın alınmış, geri kalanlar ise Bağdat’ın esir pazarlarında satışa çıkarılmıştı.
Felakete uğramış bu perişan çocuklara karşı Müslümanların muamelesi ise, insancıl olmuştu. Melik el-Adil’in oğlu Mısır Valisi el-Kâmil bunları tercüman, öğretmen ve katip olarak kullanabilmek amacıyla satın almış, fakat dinlerini değiştirmeleri için hiçbir baskıda bulunmamıştı …
Fransız çocuklarının yola çıkışından birkaç hafta sonra Almanya’da Rheinland bölgesinden Nikolaus adında bir çocuk, Köln’deki Aziz Üç Krallar Kilisesi’nde, tıpkı Etienne gibi vaazlarda bulunmaya başlamıştı. Nikolaus’un vaazları ve faaliyetleri sonucunda kısa süre içinde çocuklardan oluşan bir ordu Köln’deki onun etrafında toplanmıştı. Bu çocukların yaş ortalaması, Fransız çocuklarınınkinden daha büyük olup içlerinde asil ailelerden gelenlerin sayısı da daha çoktu.
Alman çocukların niyeti, önce Köln’den İtalya’ya, Papa’nın yanına gitmekti.
Bunların seferi iki gruba ayrıldı. Nikolaus’un idaresindeki birinci grup, Ren Nehri boyunca ilerleyip batı İsviçre ve Cenevre zerinden yol aldı. Ancak bunların büyük kısmı bu zorlu yolculuk sırasında yollarda öldü ve sadece üçte biri Ağustos ayında Cenova’ya kadar gelebildi. Ertesi sabah kıyıya gelip denizin önlerinde ikiye açılmasını beklediler. Fakat heyhat, denizin sularında en ufak bir değişiklik bile olmadı! Büyük bir üzüntüye düşen çocuklar, hayallerinin yıkıldığını gördüler.
Çocuklar, başlarında Nikolaus olduğu halde Cenova’dan ayrılıp birkaç günlük yürüyüşten sonra Piza’ya ulaştılar.
Çocuklar Piza’ya yakın bir limanda beklemekte olan ve Filistin’e gidecek bir gemiye bindiler. Ancak gemiye binen bu çocukların akıbeti de hiçbir zaman öğrenilemedi. Acaba sağ salim Filistin’e gidebildiler mi?.. Yoksa yolda, Fransız çocuklar gibi, fırtınaya yakalandılar ve gemileri battı mı?.. Ya da köle olarak mı satıldılar?.. Bugün, bu konuda hiçbir bilgiye sahip değiliz. Ama liderleri Nikolaus’un gemiye binmeyip, yanında kalan az sayıdaki çocukla beraber güçlükle yola devam ederek Roma’ya, Papa’nın yanına gidebildiğini biliyoruz. Papa çocukların bu girişimleri karşısında duygulanmakla beraber, yine de onlara büyüdükleri zaman Haç yeminleri yerine getirmeleri gerektiğini söyleyip, onlara kesin bir dille evlerine dönmelerini emretti.
Geri dönüş yolculuğu sırasında bir kere daha aynı zorluklara katlanacak gücü olmayan birçok çocuk, çeşitli İtalyan şehir ve köylerinde kaldı. İlkbaharda Almanya’nın batı bölgesine dönmeyi başarabilen çocukların sayısı ise, oldukça azdı.
Bu arada Alman çocuk hacıların ikinci grubu da İsviçre üzerinden İtalya’ya inmiş, çektikleri onca sıkıntıdan sonra, Ancona’da umdukları gibi deniz önlerinde yarılmayınca, hayalleri yıkılmış ve kıyı boyunca güneye inerek Brindisi limanına ulaşmışlardı.
Burada çocukların bazısı Flistin’e giden gemilere binmeyi tercih etti, evlerine dönmeye çalışanların ise pek azı bunu başarabildi. Çocuklarını kaybeden aileler, oğlunu bu harekete teşvik ederek böyle bir felakete yol açmakla suçlanan Nikolaus’u babasını yakalayarak astılar.
Kaynak:Yrd.Doç.Dr.Ebru Altan
Popüler Tarih-2003

6 Haziran 2009 Cumartesi

Türk Bayrağını Oluşturan Öğelerin anlamı

Türk Bayrağını Oluşturan
Öğelerin Anlamı


Türk mitolojisinde, Türklerin renklerle ilgisi önemli bir yer tutar; mavi (gök mazisi, Turkuaz), beyaz/ak ve al/kızıl renkleri başta gelir.
Al renk kırmızıdan farklıdır, kutsal, Tanrısal renktir. Kırmızı renk adı Türkçe’de 12. asırdan önce pek görülmemektedir. Kırmızı, Türkçe’ye sonradan, Sogdca’dan veya Farsça’dan geçmiştir.
Oğuz/Türkmen boylarının çok eskiden beri al renkli börkler giydiği bilinmektedir. Börklerin bütününde al ya da bir diğer deyişle kızıl renk görülmekle beraber, başka renklere de tesadüf ediliyor ki, esas olan gelenek, bütün börklerde, tepe kısmının yani Tanrıya yüz tutan kısmın, Tanrısal renk saydıkları al renkten olmasıdır. Bu tarz bugün efelerin, zeybeklerin, seymenlerin v.s. folklorik başlıklarında da muhafaza edilmektedir.
Al renk adı kutsallık içerdiği içindir ki, Türkler, “kırmızı bayrak” değil “al bayrak,” “kırmızı kan” değil “al kan,” demişlerdir. Yermek, aşağılamak anlamında “karalamak” derken; yüceltmek, övmek, kutsamak karşılığı da, “allamak” sözünü kullanırlar. Bugün dilimizde kullandığımız “allamak pullamak” sözü de aynı maksatla kullanılır.
Türkler, al yahut kızıl rengi, Tanrısal renk, kutsal renk kabul ettikleri için, eski Türk inancına göre, Tek Tanrı veya Gök Tanrı’nın gökte olduğunun tasavvuru ile başlarına giydikleri börkün, Tanrıya karşı olan, yani tepe kısmında genellikle kızıl yahut al renk kullanmışlardır. Bir başka söyleyişle, başlıklarında, Tanrısal kutsallık verdikleri Kızıl rengi kullanarak Tanrıya tazimlerini bildirmiş oluyorlardı. Kızıl yahut al renk, güneşin doğmak üzere iken (şafak vakti) ve yine battıktan hemen sonra gökyüzüne yansıttığı kırmızımsı renktir. Türkler eskiden, genellikle, şafak sökerken ve akşam vakitlerinde gökteki, “göğün kızıllığı” dedikleri bu görüntü anında dua ederlerdi. Türkler bu şekilde dua ile sabah vakti onu karşılıyor, akşam vakti de onu yine dua ile uğurluyorlardı. Kırmızı (al/Kızıl), mitolojik Türk kozmik anlayışında da, göğün zirvesini ve ateşi ifade eder. “Al”, Türk lehçelerinde “yüksek”, “yüce” ve “kudret” anlamlarına da gelir. Altay dağının adı aynı maksatla söylenmiş olup, Al=yüce-yüksek, tay=tağ/dağ demek olup Al-tay=yüce-ulu dağ, yüksek dağ anlamındadır.
“Al” terkibindeki ilahi anlamlarla kutsiyet kazandırılmış olan Altay dağı, Şamanlarda, bir ruh ve tanrısal bir kutsiyetle yad edilir. Ayin ve dualarında da kutsal Altay dağına hitap edilir. Halûk Tarcan, eski Türk dili ve mitolojisini incelediği kitabında konu ile ilgili ilginç görüşler ileri sürüyor:
“… Güneş, gökteki ateş gibi, korkunç bir kudret ve enerjidir. Değdiği, kendisine verilen, yani al/dığı her şeyi yakar, kendi gibi alev, ateş haline getirir. Rengi al/dır, kutsal olduğu için, rengini ifade eden al kelimesi de kutsal anlamına gelir. (Prof. Dr. A. İnan) (Al/ip gökyüzüne, Tanrı’ya götürdüğü için kutsal demektir. Al-Apa, al/an=ilah, alıp Tanrı’ya eriştiren “ilah” demektir ki, alap sonunda Alp şekline girmiştir. Alp dağlarına bu adı verenler, Kamunlar adını taşıyan, İtalyan Alplerine yerleşmiş olan Ön-Türklerdir.”
Eski Şamani inançlara göre ateş, kötü ruhları kovar, insanın kötü ruhlardan temizler. Abdulkadir İnan’ın nakline göre, VI. Yüzyılda Göktürk Kağanına, elçi olarak gelen Bizans elçileri iki ateş arasından geçirilerek, onlarla beraber gelmesi muhtemel olan kötü ruhların kovulması sağlanıyordu. Bu adet Moğol saraylarında da var. Başkurt ve Kazak Türkleri, yağlı bir paçavrayı ateşleyip hastanın etrafında, “alaslama” dedikleri, “alas, alas” diye dolaştırarak, hastaya musallat olmuş kötü ruhları kovmuş oluyorlardı. Buna Anadolu’da “Alazlama” denilmektedir. Kızıl sözü, renk anlamının yanında, aynı mitolojik anlayıştan kaynaklanarak, bildiğimiz altın anlamında da kullanılır. Azerbaycan ve Türkistan lehçelerinde, altına “kızıl” derler, sözü kullanılır. Çok eski devirlerde para yerine değer olarak kürk kullanırlardı. Türkler kürke “ten/tın” derlerdi. En değerli kürkler de güneş kızıllığının (al) renginde olanlardı. Güneş kızıllığı renginde olan en değerli kürkler için de yine güneşin rengi olan “al” sözü ilaveli “al-tın” al kürk, kızıl kürk diyorlardı ki kıymetin değer birimi idi. Bugün, kıymet değeri olarak kullandığımız madene verilen altın (al-tın) adının anlamını kaynağı, anılan eski Türk anlayış ve kavrayışına dayanır. Türkistan Türklerinde, küçük bir gümüş sikke olup, genellikle sikkeye denilen, asrımızın ilk çeyreğine kadar Türkistan’da para birimi olarak kullanılan “tenge” sözü de aynı
(al-kürk) “ten/tın” kökenlidir. Bugünkü Kazakistan Cumhuriyeti’nin resmi para biriminin adı da, anılan kürk adından türemiş “tenge”dir. Rusça’da para karşılığı olarak kullanılan “dengi” sözü de, Türkçe’den Rusça’ya geçmiş olan “tenge”nin Rusça söylenişidir.
Türkler için tarihsel ve mitolojik büyük önem taşıyan al rengin, Türk Bayrağının da temel rengi olması hiç de şaşırtıcı değildir. Hilal Ay ve Yıldız Batı kaynaklarının bir kısmı hilalin ilk olarak Bizans kentinin bayrağında görüldüğünü, yıldızın ise Hıristiyan dininin kabulünün ardından Meryem Ana’ya ithafen Konstantin tarafından şehrin bayrağına eklendiğini belirtmektedir. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinin ardından 1000 yılı aşkın süredir kullanılmakta olan bu bayrağı benimsediği; aynı motifin bu tarihten itibaren de İslam dininin bir sembolü haline geldiği belirtilmektedir.
Araştırmamızın ölçeğini biraz genişlettiğimizde, Türkiye’deki dağlık arazilerden Nil Vadisine kadar pek çok yerde “Ay tanrısı” tapınaklarının bulunduğu ve “Ay tanrısına” tapınmanın bir zamanlar bugün Orta Doğu olarak tanımlanan bu yörede en yaygın din olduğunun kaynaklarda ifade edildiğini görüyoruz. Ay tanrısı hilal formunda bir sembol ile temsil edilmekteydi. Bugün İslam’ın baz aldığı ay ve yıl hesaplaması da bildiğimiz gibi Ay’ın evrelerine dayanmaktadır. Bu bölgede yaşamış en önemli uygarlık Sümerlerdir. Ural-Altay dillerinin Sümer dili ile ilgisi bilimsel olarak saptanmış olup, Türkçe ve Macarca’nın sözcüklerinin benzeşmesinde %50′nin üzerinde bir orana rastlanmaktadır. Örneğin Sümer dilinde “dingir”, Türkçe’de “tengri” yani “tanrı”dır. Kültürel benzeşmelerin de çokluğu Sümerlerin orjininin de Orta Asya olup, Mezopotamya’ya sonradan göçler vasıtasıyla geldiklerini işaret etmektedir. Bu bakış açısı altında hilal, yıldız motiflerini yoğun olarak kullanmış olan Sümerlerin, bu sembolleri Orta Asya’daki köklerinden taşımış olması ihtimali kuvvetlidir. Zira Sümerlerin dini inanışlarında, Altay Şamanizmi’nin önemli etkisi göze çarpmaktadır. Ege adaları, Batı Anadolu ve Trakya’da arkeolojik kazılarda ele geçen sikkelerde hilal ve yıldız motifinin sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Bu durum bölgede yaşayan halkların inanışlarında bu motiflerin yer ettiğini işaret etmektedir. Milattan önce 1200 ve 100 yılları arasında Orta Asya Türk dilini konuşan Saka adı verilen halkın Avrasya’da yaşadığı da saptanmıştır. Birlikte kullanıldığı durumlarda hilal, ayı simgelerken, yıldızın güneş veya Venüs’ü ifade ettiği belirtilmektedir. Tarihi ve arkeolojik çalışmalar, hilal ve yıldız sembolünün kullanımını bir tarafta Sümerlerin inanışları vasıtasıyla Orta Asya Şamanizmine ve Türklerin atalarına, diğer tarafta ise Amerika yerlilerinin şamanizmine dayandırmaktadır. Bugün Türk Bayrağında yer alan hilal ve yıldız motiflerinin binlerce yıllık bir yolculukla bugüne kadar geldiğini ve orijininin Türk’lerinde ataları olan kadim dönemlerde yaşamış uygarlıklara dayandığını görüyoruz.
Sonuç olarak, tüm dünyanın bugün İslam dininin sembolleri olarak kabul ettiği hilal ve yıldızı; aslında biz Türklerin İslam’a bir sembol olarak kazandırdığını görüyoruz. Bayrağımızın al renginin tanrısal kutsal bir renk; üzerindeki hilal ve yıldızın da binlerce yılın gizeminden gelen astrolojik objeler olduğu kesin. Binlerce yıl bayrağında bu sembolleri taşımış böyle bir millete de elbette özgün bir görev verilmiş olmalıdır diye de düşünmemiz gerekir.
Dr. Osman Günsel Topbaş

BU DA BAŞKA BİR YORUM

Türk Bayrağının Rengi ve Ay-Yıldız'ın manası

Türk Bayrağı rengini şehitlerin kanından, ilhamını da kan gölüne yansıyan ay ve yıldızdan aldığını biliyoruz. Fakat bayrak hakkındaki bu bilgi, bayrağın taşıdığı kutsal anlamı, o anlamdaki sembolizmi, ondaki derinliği ve yüceliği anlatmaya yetmez. Bilindiği gibi, genellikle Hıristiyan milletler bayraklarına Haç şeklinde semboller yer almaktadır. Müslüman milletlerde ise Hilal görünmektedir.Haç'ın anlamı Hazreti İsa (a.s.)'nın çarmıha gerilerek haç şeklinde şehit edildiğine inandıkları için Hıristiyanlar onu sembol olarak alırlar.Peki ya Hilal? Müslümanlarca sembol olarak kabul edildiğini biliyoruz. Ancak bunun sembolik değeri nereden gelmektedir?Dolunay (Bedir) ayın ondördüncü gecesindeki haliyle daha parlak olmasına rağmen niçin ayın en az ışık verdiği yay şeklindeki zayıf şekil sembol almıştır? İşte burada Hilal'in gücü burada çıkmaktadır. Çünkü Hilal, Haç gibi doğrudan şekil olarak alınsaydı Dolunay kullanmak daha uygun olurdu. Hâlbuki "Hilal" şekli dolayısıyla değil, ismi dolayısıyla sembol olmuştur.Hilal sadece bayrağımızda değil, kandil geceleri yapılıp dağıtılan ayçöreğinde de görülür. Camide ve kışladaki ders nizamı da, Mehter Takımının nöbet vurma sırasında aldığı şekil de hep Hilal şeklidir. Türklerin ilk kullandıkları bayrağın rengi ve sekli hakkında kesin bir malumat yoktur. Ancak Orta Asya tarihi hakkındaki bilgilere dayanarak İslamiyet’ten önceki Türklerde Tuğ adı verilen bayrak veya sembollerin kullanıldığı bir gerçektir. Siyahtan kırmızıya kadar; mavi, sarı, yeşil, beyaz gibi çeşitli renklerde semboller kullanmış olan eski Türkler, bir mızrağın ucuna bağladıkları, umumiyetle ipekten yapılmış bu alametlere batrak, badruk, bayrak gibi isimler verdiler. Dokuzuncu asırdan itibaren kitleler halinde Müslümanlığı kabul eden Türkler de çeşitli bayraklar kullandılar. Bu bayraktaki en büyük özellik, İslami motif ve unsurların ön plana geçmesiyle birlikte, milli motif ve sembollere de yer verilmesi idi. İlk Müslüman Türk devletlerinden olan Gazneliler’in bayraklarında, yeşil zemin üzerinde beyaz hilal ve kuş resimleri vardı. Karahanlılar’ın bayraklarında al renk üzerinde dokuz tuğ resmi bulunuyordu. Diğer Müslüman Türk devletleri de çeşitli renk ve şekilde bayraklar kullandılar. Büyük Selçuklu Devleti'nin ilk yıllarında mavi zemin üstüne beyaz çift kartal sembolü ve siyah çizgili gerilmiş yay ve ok resimleri varken, daha sonra siyah renkli bayrak kullandılar. Bu bayrak Anadolu Selçukluları tarafından da benimsenmişti. Selçuklularda hanedan rengi olarak kabul edilen al renkli bayraklar da vardı. Haçlı seferlerine göğüs geren Selahaddîn-I Eyyübi'nin bayrağı sarı renkli olup, üzerinde hilal bulunuyordu. Bu şekil hem bu devletin bayrağı, hem de Avrupalılar tarafından İslamiyet’in sembolü olarak kabul edilmiştir.Osmanlılar zamanında da çeşitli renk ve şekillerde bayraklar kullanıldı. Osmanlılarda bayrak; padişahı, dolayısıyla devleti temsil ederdi. Zira padişah, devleti temsil etmekteydi. Padişah bayrak ve sancaklarını, Emir-i Âlem denilen pasa ile bunun maiyetindeki saltanat sancaklarıyla mehterhane takımını ihtiva eden bölükler taşırdı. Ayrıca her ocağın, her birliğin hatta her ortanın (taburun) ayrı sancağı vardı. Sancaklar da çeşitli renklerde kullanılmıştır. Yeşil ve kırmızı renklerin hakim olduğu bayrak ve sancaklarda, Osmanoğullarının hanedan rengi kırmızı daha doğrusu al idi. Al renk, doğrudan doğruya Osmanoğullarını işaret ederdi. Sultanlar yani padişah kızları bile beyaz renkte değil al renkte gelinlik giyerlerdi. Padişahın yorganı, çarşafı, yastığı al renkteydi. Al renk esasında Selçuklularda da hanedan rengi olarak kabul ediliyordu. Osmanoğulları, Selçukoğullarının meşru varisleri olarak bu rengi devralmışlardır. Bu husus al renge tamamen bir milli karakter vermiştir ki, bugün de devam etmektedir. Selçuklularda bu rengi selefleri olan Karahanlılardan almışlardı. Kırmızıyı süsleyen ayin menşei ise destanlar dönemine kadar dayanır. Yıldız ise daha sonraki devirlerde konulmuştur.Osmanlıların ilk bayrağı, Anadolu Selçuklu hükümdarı Gıyaseddin Mes'üd tarafından Osman Bey'e gönderilen hediyeler arasındaki beyaz renkli bayrak idi. On dördüncü asırdan itibaren çeşitli renk ve şekilde bayraklar kullanıldı. Kamüs-ül-a'lam'da bildirildiğine göre, Osmanlı sancağının rengini ve (bugünkü ayyildızlı Türk bayrağının) seklini tayin eden, sultan birinci Murad ve Yıldırım Bayezîd devirlerinde yaşayan Tîmürtas Paşa’dır. Bu asırda Osmanlı donanmasında ve azap kıtalarında kırmızı; yeniçeri kıt'alarında beyaz bayraklar kullanıldığı, Fatih Sultan Mehmet'in muasırı olan tarihçi Türsün Bey'in ifadelerinden anlaşılmaktadır. On beşinci asırda Osmanlıların kırmızı bayraklar kullandıkları, Asıkpasazade'nin Alaşehir’de dokunan bir nevi al kumaştan bayrak ve hil'at yapıldığı hakkındaki kaydında yer almaktadır. Muhtelif kaynakların incelenmesinden anlaşıldığına göre, Osmanlılar kuruluştan İtibaren diğer İslam ve Türk devletlerinde olduğu gibi, çeşitli bayraklar kullandılar. On beşinci asırda padişaha ait sancaklardan başka çeşitli askeri birliklere ve büyük devlet adamlarına, beylerbeyi, sancakbeyi, donanma kumandanı ve reisleriyle azap ocaklarına ve ticaret gemilerine mahsus türlü renklerde bayrak ve sancaklar vardı. Bu bayrakların ve sancakların üzerinde muhtelif sekil ve yazılar bulunurdu. Yeniçeri ocağının muhtelif ortalarının (tabur) kendileri ne mahsus nişanları vardı. Kışlaların kapılarına asılan ortaların bayraklarına bu alametler nakşedilirdi. Bu asırda yeniçerilere ak, sipahilere kırmızı, silahdar bölüğüne san, orta ve aşağı bölüklere alaca renkli olarak verilen bayraklar bu birliklere verilen sancak mahiyetinde idi. Çünkü Osman Gazi'den İtibaren Kanuni Devri de dahil olmak üzere padişahlara mahsus olan bayrak beyaz renkli idi. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran ve Mısır seferlerinde, otağının önüne hakimiyet alameti olan beyaz ve kırmızı renkli bayraklar dikilmişti. Ayrıca Yavuz Sultan Selim zamanında, bugün Topkapı Sarayı mukaddes emanetler dairesinde bulunan, Peygamber Efendimize ait olan Sancak-ı Şerif Osmanlılara geçti. Asırlardır muhafaza edilen Sancak-i Şerif kılıf içinde bulundurulur, asla açılmazdı. Sefer-i hümayunlarda padişahlar beraberlerinde ***ürürlerdi. Halifelik alametlerinden biri olan Sancak-ı Şerif, devleti son derece tehdit eden hallerde ve isyanlarda padişahîn emriyle çıkarılır, millet, asilere karşı Sancak-ı Şerif’in altında toplanmaya çağrılırdı. Bu suretle millet birlik içinde hareket ederek isyanı bastırırdı.Yavuz Sultan Selim zamanında Çaldıran seferinde ilk defa olarak kullanılan yeşil renkli bayrak, bu devirden sonra da hemen her zaman sık sık kullanılmıştır. Osmanlılar; hilafete de sahip olduklarını göstermek için kullandıkları yeşil renkli sancak, Barbaros Hayreddîn Pasa ve Utul Ali Reis'in donanmalarında da kullanıldı Sultan I. Mahmut devrinde donanma bayrağı olarak kabul edildi.Kanuni Sultan Süleyman devrinde de beyaz, alaca, kırmızı ve san bayraklara siyah ve yeşil renkliler ilave edildi. Doğrudan doğruya padişahın hassa kuvvetini teşkil eden kapıkulu ocaklarının taşıdıkları bayraklar, umumiyetle saltanat sancakları sayılırdı. Macaristan seferine çıkan ve orduya kumandan tayin edilen Sadrazam İbrahim Paşa’ya; beyaz, yeşil ve sarı renkte üç sancakla iki kırmızı, iki de alaca bayrak verilmesi bu hususu ispat etmektedir. Topraklı süvarinin yukarısı yeşil, aşağısı kırmızı renkte olmak üzere iki renkli bayrağı vardı.Osmanlı ordusunda olduğu gibi, donanmasında da türlü renk ve şekillerde bayraklar kullanıldı. On besinci asırda genellikle kırmızı renkli bayraklar kullanıldığı halde on altıncı asırda kumandana mahsus bayrağın yeşil, derya beylerinin ise beyaz, kırmızı, sarı, sarı kırmızı, ufki çizgili alaca bayraklar kullandıkları görülmektedir. Bu asırda ticaret gemilerinin beyaz bayraklar taşıdıkları da bazı kaynaklardan anlaşılmaktadır. Daha sonraki asırlarda da kaptan paşalara mahsus olan bayrak yeşil idi. Gemi sancaklarında en ziyade kırmızı renk kullanılmakla beraber, yeşil bayraklar da kullanılmıştır. Bunların kimlere ait olduğu üzerlerindeki şekillerden anlaşılırdı. Sultan I. Mahmut devrinden sonra donanmada daha çok yeşil sancaklar kullanılmaya başlandı.Kalyonların kıç sancakları yeşil olduğu gibi, amirallere mahsus forslar da yeşil zemin üzerinde Zülfikar ve hilal şekillerini ihtiva ederdi. Sultan III. Selim zamanında ordu ve donanmada yapılan yeni düzenlemeler esnasında bayraklar üzerindeki hilal şekline, sekiz köseli yıldız ilave edildi. Bayrak meselesinin belirli esaslara bağlandığı bu devirde, büyük gemilerin muhtelif direklerine çekilecek bayraklar tespit edildi. Padişaha mahsus gemiye (taht gemisi) çekilecek kırmızı sancağın üstünde Sultan III. Selim’in tuğrası vardı. Ticaret gemilerinin taşıdığı bayrakların renk ve şekillerinin tespit edildiği bu dönemde, Cezayir Beylerbeyi’nin, üst köşesinde beyaz renkte sarıklı bir insan başı bulunan kırmızı bayrağı vardı. Bu dönemde kumandan forsları yeşil olup, beylerbeyliğe ait ticaret gemilerinin bayrağı; yeşil, beyaz, kırmızı üç ufki parçadan meydana gelmişti. Tunus ve Cezayir ticaret gemileri ortası yeşil olmak üzere iki mavi, iki kırmızı, beş ufki parçadan meydana gelen bayraklar taşıyordu, Trablus Beylerbeyi ile İstanbul limanına mahsus sancak, üç hilalli olup yeşildi. Sultan III. Selim devrinde kurulan Nizam-i Cedîd Ordusu kıta’ları için ortasına sarı sırma ile bir hilal yahut ortadaki hilalden başka dört kösesine de hilaller islenmiş kırmızı veya fes rengi bayraklar kullanıldı.Sultan II. Mahmut zamanında da bayrak şekilleri hemen hemen aynı devam etti. Ancak bu devirde kalelere ve hükümet binalarına ayyıldızlı al sancak çekildiği görülmektedir. Yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine bunlara ait hususi bayrakların kullanılmasına son verildi. Yeniçeriler arasında çok yayılmış olan yeniçeriliği ve Bektaşiliği hatırlatan bir takım kelimelerle birlikte bayrak kelimesinin kullanılması da yasak edildi. Bunun yerine sancak kelimesinin kullanılması için her tarafa emirler verildi.Yeniçerilerin son zamanlarında genellikle kırmızı renkte, üzerinde beyaz bir pençe, bir Zülfikar ve bir daire sekli bulunan çatal uçlu bayraktar kullanıldı.Sultan II. Mahmut tarafından kurulan Asakır-i Mansüre-i Muhammediyye'ye mahsus olarak üzerinde kelime-i şahadet veya fetih ayetleri bulunan siyah bayraklar yapıldı. Siyah rengin tercihi Peygamber Efendimizin Ukab adli meşhur siyah sancağının rengini taklit etmek maksadıyladır.İkinci meşrutiyetin ilanına kadar orduda üzerinde ayetler yazılı ve hükümdarların ortası tuğralı armalarını taşıyan sırma saçaklı çeşitli alay sancaktan kullanıldı ve ondan sonra da bu adet devam etti. Bu sancakların rengi umumiyetle kırmızı idi.Kırmızı zemin üzerine hilal ve yıldız bulunan bayrak, Osmanlılarda İlk defa 1793'de devletin resmi bayrağı olarak kabul edildi. Ancak bu bayraktaki yıldız, sekiz köseli idi. Bu bayrak Osmanlı Devleti'nin resmi ve umumi sembolü olarak kullanıldı. Sultan I. Abdülmecit zamanında 1842'de yıldızın beş köseli olması kararlaştırıldı ve Osmanlı bayrağının şekli kesinleşti. Bu devirde padişaha ait tuğralı sancaktan başka hükümdarın gemileri ziyaretinde kullanılan, ortasında güneş ve dört kösesinde de şualar bulunan bir sancak daha vardı. Kaptan paşaya mahsus sancakta; bir hilal ile sekiz köseli yıldız mevcuttu. Osmanlı hâkimiyetinde bulunan, Tunus, Eflak, Boğdan beyleri ile Sırp prensliğinin özet bayraklarında; Osmanlı bayrağının kırmızı rengiyle birlikte mavi, beyaz, san gibi mahalli renkler de kullanılırdı. Tunus beyinin sancağının, ortasında kırmızı zemin üzerindeki bir beyaz daire içinde kırmızı hilal ve yıldız sekli mevcuttu. Sırp, Eflak ve Boğdan beylerbeyleriyle Sisam adasına ait hususi bayrakların üst köselerinde, Osmanlı hâkimiyetinin sembolü olmak üzere, kırmızı zemin üzerinde beyaz üç yıldız bulunan sarı, Eflak bayrağı İle mavi Boğdan bayrağında, birincisinde çifte kartal, ikincisinde de bir öküz başı mevcuttu.Sultan Abdülaziz zamanından başlayarak, padişahlara mahsus kırmızı renkli bayrakların ortasındaki tuğraların beyaz renkte sekiz suali bir güneş içinde alınması adet oldu. Sonradan bu bayrağın rengi vişneçürüğü olarak değiştirildi ve saltanat sancağı kabul edilen bu bayrak, saltanatın kaldırılmasına kadar devam etti.Sultan II. Abdülhamit zamanında Cuma namazı münasebetiyle yapılan selamlık resminde hilafete mahsus bir bayrak kullanılırdı. Bu, kırmızı atlas zemin üzerine etrafı beyaz ile işlenmiş dört köşe bir çerçeve içinde; bir tarafında Fetih süresi, diğer tarafta ise güneş resmi bulunan sırma saçaklı ve ucu hilalli bir sancaklı.1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanatın kaldırılması üzerine halifeye mahsus olarak, yeşil zemin ortasında sekiz suali beyaz bir güneş içindeki kırmızı zeminde beyaz ay yıldızı ihtiva eden bir sancak kabul edildi ve saltanata mahsus bayrak kaldırıldı. Lakin daha önceki milli bayrak muhafaza edildi. Cumhuriyet idaresinin kurulmasından ve halifeliğin kaldırılmasından sonra 25 Teşrin-i Evvel 1925'de bir sancak talimatnamesi çıkarılarak, harp ve ticaret gemileri hakkında muayyen esaslar kabul olundu. 29 Mayıs 1936 tarih ve 2994 sayılı Kanunla Türk Bayrağı’nın şekli ve ölçüleri kesin bir şekilde tespit edildi. 28 Temmuz 1937 tarih ve 2/7175 sayılı Kararnameye ilişik 45 maddelik bir tüzük ( Türk Bayrağı Nizamnamesi ) ile de Türk Bayrağı'nın kullanılışı kural altına alındı

Kuraklığa Türk tozuyla çözüm

Kuraklığa Türk tozuyla çözüm
SERKAN OCAK
İSTANBUL - Tarım üzerine arge çalışmaları yapan Ecotech firması, yüzde 90 su tasarrufu sağlayan toz geliştirip patentini aldı. Mersin Tarsus merkezli Ecotech Genel Müdürü Halil Öztoprak, Çukurova Üniversitesi uzmanlarıyla birlikte geliştirdikleri tozla çölde bile tarım yapılabileceğini söyledi. Öztoprak'a göre ürünü geleceğin vazgeçilmezi olacak: "Yeryüzündeki içme sularının yüzde 80'i tarımda kullanılıyor. Bunun yüzde 90'ı yeraltına inip kayboluyor. Yüzde 3 kadarı buharlaşıp havaya karışıyor. 100 litre suyun üç-beş litresi bitkiye faydalı. Bizim yaptığımız bu kaçışı engellemek. Eskiden 100 litre su kullanılırsa, tozla 10 litre su kullanmak yeterli. Bunu da yüzde yüz doğal malzemeyle yaptık. Ürünün muadili ABD'de de var ama kimyasal içeriğinden dolayı tercih edilmiyor üstelik pahalı." 'Saksıya 1 gram koy, bir ay tatile çık' Peki bir tür sünger görevi yapan selüloz esaslı bu toz nasıl kullanılıyor? Öztoprak'a göre kullanım basit: "Bitki köküne 5-10 gram, ağaçlara 100, fidanlara 50 gram dökülüyor. Tarımın her alanında kulanılıyor. Bin metrekare buğday tarlası için üç beş kilogram kullanmak yeterli. Dört yıl boyunca etkili. İthal ürünün fiyatı 40 avroyken bizim patentini aldığmız ürünün kilogramı 10 avro. Mersin Tarım Fuarı'nda ilk kez tanıtıma başladık. Büyük ilgi gördü. Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat'ta çim yetiştirdik. Bu yöntemle çölde de tarım yapılır ancak verimlilik daha az olur. Suudi Arabistan'da bir üniversite de kullanılacak. Önümüzdeki ay Dubai'de tanıtımını yapacağız. kullananların tepkisi çok olumlu. Örneğin salatalıklar çoşmuş." Ar-ge çalışmaları Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Bölümü'nden Yrd. Doç. Dr. Cumali Karaman tarafından yürütülen çalışmada, peyzaj ve ziraat mühendislerinin de destek alınmış. 'Ecosorb' için 10 yıldır çalıştığını anlatan Karaman, ürünün tarlalarda da tatile giderken evlerdeki saksılarda da kullanılabileceğini anlattı: "Ürünün temel prensibi bitkinin kök bölgesini nemli tutmak. Ayrıca tutulan suyun bitki tarafından alınabilecek formda olması da önemli. Bu materyali bitkinin kök bölgesine konmuş bir sünger olarak düşünebiliriz. Suyu bünyesine tutup şişiyo. Bitki suyu kullandıkça bözülüyor ve bunu defalarca tekrarlıyor. Bu ürünün dünyada benzerleri, örneğin ABD'de de üç muadili var. Biz farklı olalarak bitkisel orjinli selülozdan üretiyoruz. Ürünün ömrü mikroorganizma faaliyetine bağlı olarak iki ila beş yıl. Küresel ısınmada daha az su ile bitkisel üretim yapma olanağı sağlaması açısından son derece önemli. Üç dört günde bir sulanan bahçe 10-15 günde bir sulanabilir. Her gün sulanan çimler sekiz - 15 günde bir sulanıyor. Evdeki saksılara 1 gram koyarak tatile rahat çıkılabilir. Bunu damla sulama yapılan alanlarda da kullanarak daha az su tüketimini sağlarız."
Kaynak: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=852898

31 Mayıs 2009 Pazar

TÜRK TÖRESİ


Türklerin yazılı olmayan yasalarıdır. Aileden Devlete, kişilerin ilişkilerinden toplumun düzenine kadar her alanda oluşmuş, kişi ve toplum davranışlarını yönlendiren temel kurallar bütününe Türk'lerde "Töre" adı verilmektedir.

Latin'ler ve Greek'ler de ise Nomos, Arap'larda ise Namus adını alır. Temeli Tanrısal olan ve toplumun yaşantısını düzenleyen, genelde yazılı bir kaynağı olmayan yasalardır.

Bu yasalar, binlerce yıl içerisinde oluşmuştur. Temeli büyüğe saygı, küçüğe sevgi'dir. Bu temel, İlköğretim'de her sabah tekrarlatılan "Andımız"da ifadesini bulur. Türk Töresi'nin genel çerçevesi bilinmekle birlikte tet tek bütün maddeleri belirlenip kamuoyunun bilgisine sunulabilmiş değildir. Bu konu araştırmacıların üzerinde çalışmalarını gerektiren bir konudur. Atasözleri ve Deyimlerde, gelenek ve göreneklerde, düğün ve derneklerde, yazılı ve sözlü kaynaklarda, yabancıların Türklerle ilgili eserlerinde, gündelik davranış ve sohbetlerde bu yasalara rastlanabilir.

Türk Töresi; Türk Örf ve Adetlerini, Türk Ahlâkını, Türklerin özelliklerini, Türk Görgüsünü de içine alır, ancak bütün bir hayatı kapsar. Türkler tarafından oluşturulan medeniyetin bu açıdan tam bir taraması yapılmış değildir.

Bu alanda yapılan çalışmalara Ziya Gökalp'in Türk Töresi adlı eseri (Toker Yayınları) örnek verilebilir.

Son dönemde Yılmaz Uyar tarafından yazılan 21. Yüzyılın Eşiğinde Örf ve Âdetlerimiz (Türk Töresi) adlı Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yayınları arasında çıkan eser (ISBN No: 9757522023) bu alanda yazılan bir başka kapsamlı eserdir.
Kaynak: "http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk_T%C3%B6resi"


BİR BAŞKA YAKLAŞIMLA

"TÜRK TÖRESİ"


Türk Töresi: "Türk hukuku", "Türk nizamı" demektir. Türk Töresi' nde her Türk' ün toplum içindeki yeri, sırası ve vazifeleri belirli kaidelerle tesbit edilmiştir. Türk Milletinin teşkilanması, Türk devletlerinin ve ordularının teşkilatlanması hep bu töre esaslarına göre olmuştur. Tarihte karşılaştığımız o büyük Türk Medeniyeti, Türk Töresi' nden, Türk zekasından Türk kabiliyetinden doğmuştur.

Türk Töresi: Evvela Türk Milletini sevmek ve Türk Milletinin kuvvetine, büyüklüğüne inanmak demektir.

Türk Töresi, yüksek vazife duygusu demektir. Türk Töresi, devlet hizmetinde, insanların münasebetlerinde millete hizmeti ve insanlara saygıyı esas alır. Türk töresi, büyüğe saygı küçüğe şefkat ve sevgi demektir.

Türk Milleti, ağırbaşlı, vakarlı, ciddi, çok konuşmayan, gerektiği zaman az ve öz konuşan, soğukkanlı olan, birden öfkelenmeyen, cesur, ahlaklı, azimli, sözüne ve vazifesine sadıktır.

Avrupa' da fertler karşılıklı münasebetlerinde "Türk sözü mü?" derler. Onlar Türk sözüne güvenileceğini bilmektedirler. Büyüğünün emrinden çıkmamak, küçüğe karşı sevgi, şefkat göstermek, onu itaat altında bulundurmak, hakka riayet etmek Türk Töresinin esas unsurlarıdır. Türkler bütün devletlerini bu töre ile kurmuşlar, töreyi bozunca da yıkılmışlardır.

Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orkun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle geçmiş çağlarda Türk ellerinde kanunsuz veya hükümdarın şahsi iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar buyruklarını, ayrucular ise kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani millet doğrudan doğruya törenin himayesindedir. Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukuki-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre, eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburi normlar bütünüdür. Bu bütün, yani kanunlar, millidir. Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukuki töreden başka dini ve ahlâki töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk Töresi, Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir. Töre, ahlâki, sosyal, siyasi birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücuda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakikatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır...

...Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Törenin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.

Töre sadece geçmişte yaşananlardan ibaret değildir. Farklı boyut ve unsurlarıyla bugün de yaşanıyor olması, onun geçmişte kalmış olmadığını gösterir. Dolayısıyla töre, tarihin tozlu sayfalarında kalmadığı gibi, müzelik kıymetlerden ibaret de değildir. Töre, ulu bir çınar olan devleti ayakta tutan, heybetli kılan ve güçlü yapan bir köktür. Bu kök ne kadar derinlere dalmışsa, çınar da o kadar dayanıklı ve heybetli olur.

Divanü Lûgatit-Türkde töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile törü şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır. Buna göre;

Türk töresi: Türk örf adet ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya törenin himayesindedir. Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü) , eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür. Bu bütün, yani kanunlar, millîdir. Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır.
Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir. Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır.

Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Törenin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.


TÖRENİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri müteamil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir.

Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve handır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Hanın teşebbüsleri ile gelişir. Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır. Ancak buradan Hanın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağanın Budizmin kabûlünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir.

İslâmla müşerref olmayı müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi islâm bilgini olan bir hükümdarın bir çok işlerde yasa, türeye ihtiyacımız vardır demesinin sebebi de budur.

Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir.

Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı El âdeti, Türkmen töresi olarak dile getirmişlerdir.

SOSYAL HAYATTA TÖRENİN YERİ VE ÖNEMİ

Orhun âbidelerinde, bir çok yerde töre ve öneminden bahsedilmektedir.

Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş.

İli tutup töreyi düzenlemiş.

Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş.

Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş.

Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?

Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti.

Yine törenin önemini ifade etmesi bakımından Divanü Lûgatit-Türkde geçen ifadeler oldukça dikkate değerdir. Nitekim bu ifadelerden birinde devlet gitse dahi törenin bakî olduğu vurgulanmaktadır. Buna göre vilâyet (devlet) terkedilir ama töre terkedilemez: El kaldı törü kalmas.

Bahaeddin Ögel, törenin devlet ve halk töresi olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmektedir. Çıkış noktası olarak da büyük oğlanla küçük oğlanın devlet ve millet hayatında ayrı yerlerinin olmasını almaktadır. Bu çerçevede eski Türk töresine göre, babanın tahtına daima büyük oğul çıkardı. Halbuki halk töresine göre küçük oğul önemlidir. Çünkü küçük oğlan, babasının evinde oturan ve baba ocağını devam ettiren çocuktu. Ancak buradan iki törenin birbiri ile çatıştığı sonucu çıkmamalıdır. Zira, devlet hayatı için tecrübe, dirayet ve bilgi önemlidir. Bu vasıfları da en iyi taşıyan olarak büyük oğlan görülmektedir. Ayrıca küçüklerin büyüğe riayet etmeleri daha kolaydır. Ancak aile ocağının devamı meselesinde vazife tabiî olarak küçüğe düşmektedir. Büyüklerin sıra ile kendi ailelerini kurarak baba ocağından ayrılmalarıyla, en sona küçük oğlan kalmaktadır. Bununla birlikte, devlet hayatında büyük oğlandan yana bir törenin bulunmasına rağmen, Türk tarihinde liyakat da önemli bir faktör olarak yer aldığından, tahta küçük oğlanların geçtiği de görülmektedir.

Törenin kendisini gösterdiği önemli müesseselerden biri de ordudur. Halk ile ordunun bütünleşmiş olduğu Türklerde, konar-göçer hayat tarzı halkı her zaman dinamik olmaya zorlamış, böylece güçlü bir ordunun sürekli olarak hazır bulundurulması elzem olmuştur. İşte Kara-Han Oğlu Alman-Bet destanında, Alman-Bet babasına İslâmiyete girmesini teklif eder. Ancak babası reddedince, buralardan gideceğini söyler. Bunun üzerine babası il ve yurdunu toparlar ve oğluna hitaben şöyle der:

Gel, gitme ayrılma! Bu Geyik Kayasından!

Töremizle büyüdün, yuğruldun mayasından!

Atamın yuvasından, Keçilerkayasından,

Gel gitme, ayrılma! Ananın yuvasından!

Yine Çinliler Meteden karısını isteyince, devlet ileri gelenleri bu duruma karşı çıkarken töreye vurgu yaparak Mete Hana şöyle derler. Bu Tung-hular, töre diye bir şey tanımıyorlar! Bu defa da Hatunumuzu istiyorlar! Biz onlara derhal hücum ederek, hepsini ortadan kaldırmağı teklif ediyoruz!

Töre müessesesinin önemi sadece töreye gösterilen saygı ve itaatten ibaret değildir. Aynı zamanda Türk devletlerinde töreyi bilenlere karşı gösterilen derin saygı da önemin bir göstergesidir.

SOSYAL BÜTÜNLEŞME VE TÖRE

Töre, sosyal bütünleşmenin temel kaynağıdır. Bilhassa normatif bütünleşmenin temel kaide ve teamüllerini töre sunmaktadır. Törenin buradaki etkisi, geleneği temsil etmesinden doğmaktadır. Çünkü, bu normun oluşması ve kabul görmesi onun gelenekselleşmesine bağlıdır. Gücünü geçmişten alan norm etkilidir ve kendi merkezi etrafında birleştiricidir. Bu çerçevede en güçlü normlar töre olarak nitelendirilmektedir. Töre buradaki gücünü, uzun geçmişe sahip olmasından ve görmüş olduğu genel kabulden almaktadır. Sosyal bütünleşmeyi temin etmesi açısından Divanü Lûgatit- Türkde törenin yayılması ile birlikte şaşkın kişilerin ayılacağı, kurtla kuzunun birlikte yürüyeceğini belirten şu dörtlük dikkate değerdir.

Endik kişi?

El törü yetilsün

Toklu böri yetilsün

Kadhgu yeme savılsun.

Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur.

TÜRK YÖNETİM SİSTEMİ OLARAK TÖRE

Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir. Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise Töre bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini törenin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin nevi şahsına münhasır bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır. Zira il gider, töre kalır.


23 Mayıs 2009 Cumartesi

Mutlaka okunması gerekli kitaplar: Prof. L. N. Gumilev Kitapları


ESKİ TÜRKLER - ISBN 978-975-8839-05-6
Bolşevikler tarafından vatan hainliği suçlamasıyla kurşuna dizilen bir Rus yüzbaşı ile Kırım Türklerinden bir kadının, meşhur şaire Anna Ahmetova'nın oğlu. Hayatı çile çekmekle, sürgün kamplarında, hapishanelerde geçen, Rus akademisyenlerin kıskançlık oklarının hedefi olan Prof. Gumilev'in ilk doktora tezi ESKİ TÜRKLER'dir. Tarihçilikte Karahanlılar'a kadar gelip geçmiş tüm Türk halkları ve devletleri ‘Eski Türkler’ olarak anılır. Gumilev'in zengin bir literatürü tarayarak hazırladığı ESKİ TÜRKLER, Göktürkler'in I. ve II. Hakanlık dönemiyle, Uygurlar'ın göçebe dönemlerini, bu arada onlara komşu olan halkların, Çinliler'in, Tibetliler'in, İranlılar'ın, Bizanslılar'ın vs. tarihlerinden kesitler de içermektedir. Bu kitapta, sınırları doğuda Kore hududundan başlayarak, batıda Karadeniz bozkırlarına kadar uzanan muazzam bir imparatorluğun, tarihte ilk defa Türk adını kullanan bir halkın nasıl teşekkül edip, yükseldiğini, Çinliler'in entrikaları sonucu nasıl parçalanıp yutulduğunu, birçok halka ismini bırakarak tarihten silindiğini okuyacak; bir halkın, bir devletin yine kendi kanından olan kabileler (Uygurlar) tarafından mahvedilişinin dramatik hikayesini dinleyeceksiniz. W. Barthold'un, Chavannes'in, Deguines'in, Çin kroniklerinin ve güvenilir kabul edilen birçok tarihçi ve kaynağın bilimsel tenkitlerinin de yer aldığı bu eser, sahasında yazılan kitaplar arasında en derli toplusudur ve Türk akademisyenlerinin fevkalade beğenisini toplamıştır.



HUNLAR - ISBN 975-8839-04-7



Esasında Gumilev'in ‘Bozkır Üçlemesi’ adını verdiği serinin (Hunlar, Eski Türkler ve Muhayyel Hükümdarlığın İzinde) ilk kitabıdır ve tarihî olayların seyrini kronolojik bir şekilde takip edebilmek için Eski Türkler'den önce okunması gereken kaynak bir eserdir. Bazı Amerikalı ve Avrupalı tarihçiler, Batı Hunları'nın, Atilla'nın torunlarının Doğulu Hunlar'la hiçbir ilişkisinin bulunmadığını, konuştukları dillerin dahi nasıl bir dil olduğunun bilinmediğini kaydederek, Türk tarihinin yeknesak duvarında çatlaklıklar meydana getirme gayreti güderler. Gumilev ise, tam aksini savunarak Batılı Hunlar'ın Doğulu akrabalarının bir devamı, dillerinin ise Türkçe olduğunu bilimsel verilere dayanarak ispat etmektedir. Peki, Çinliler'in Hyung-nu, bizim Hunlar dediğimiz ve ata kabul ettiğimiz bu halk, nasıl teşekkül etmiş, nereden çıkmıştır ve daha öncesinde ne idi? Hangi halklarla akraba idi ve Hun İmparatorluğu bünyesinde hangi halklar vardı? Devlet yönetim şekli, idari hiyerarşi ve ünvanları nasıldı? Türk tarihinde, Çin sarayından ve yabancı bir ülkeden otağa gelin getirme geleneğini ilk önce Mete-han (Mo-de) başlatmış, Osmanlı dahi aynı geleneği sürdürmüştür. Osmanlı İmparatorluğu'nda saraya alınan bu gelinlerin çoğundan büyük zararlar gelmiştir. Ya peki Hun otağlarına giren Çinli gelinlerin verdikleri zararlar az mıydı? İstisnasız hemen hepsi Çin imparatorlarının birer casusu muydu?.. Elbette!



MUHAYYEL HÜKÜMDARLIĞIN İZİNDE - ISBN 975-8839-06-3



Gumilev'in Bozkır Üzlemesi'nin üçüncü kitabı. Hunlar ve Eski Türkler'in devamı olarak okunduğunda, Türk tarihinin İç ve Orta Asya kesitinin M. Ö. II. Binyıldan başlayarak, Selçuklular'a kadar geçen üç bin yıllık tarihi bir film şeridi gibi gözleriniz önünden geçecektir. Kelimeler bazen aldatıcıdır. Bugün Rus tarihçilerin yanlış adlandırması sebebiyle Tatar diye bildiğimiz Kırım ve Kazan Tatarlarının aslında gerçek Tatarlar'la hiçbir ilgisi yoktur. Peki Moğollar Türk müdür? Türk dilli bir halk mıdır? Moğollar'ın Hristiyanlık ve İslamiyeti ‘yeşil din’ kendi dinlerini ‘kara din’ diye adlandırırken, ‘kara’yla kastettikleri nedir? Dinler tarihi açısından da çok önemli bilgiler içeren bu kitap, esasen Hristiyan bir rahibin Haçlı seferleri sırasında, Avrupalı kralları Kudüs'e akın etmeye teşvik amacıyla uydurduğu, ama resmi kroniklere dahi geçmiş bir yalanın yol açtığı olayları konu edinmektedir. Gumilev'in tarihçilikte takip ettiği prensip, olaylara şu dört açıdan bakmaktır: Kuş bakışı, kurgan tepesinden, fare deliğinden ve masa başından. Amerikalı tarihçilerin en büyük hatası, tarihi anlatırken kendilerine bir merkez seçmemeleridir. Gumilev ise, Hazar ve civarını kendisine merkez seçerek tarihe bakar.



ETNOGENEZ - HALKLARIN ŞEKİLLENİŞİ, YÜKSELİŞ VE DÜŞÜŞLERİ ISBN 975-8839-02-0



Gumilev'in ikinci doktora tezi olarak sunduğu, fakat konuyu bir türlü kavrayamayan Rus akademisyenlerin ‘Bu bir doktora değil, doktora üzeri bir şeydir’ diyerek kabul etmedikleri; Eski Türkler ve kısmen Hunlar hariç, diğer bütün eserlerinin iyi anlaşılabilmesi, yazarın kullandığı terminolojinin tebellür edebilmesi için mutlaka okunması gereken anahtar kitab. Etnogenez dediğimiz şey nedir? Türk üniversitelerinde henüz bir kürsüsü dahi bulunmayan, Batıda ve Rusya'da iyi bilinen bu bilim dalı neyi inceler? Halklar, diller nasıl oluşurlar? Nasıl yükselir, nasıl çöker ve bâkiye etnoslar haline gelirler? Bâkiye etnosları bekleyen kader nedir? Kimera, kseniya, konsorsiyum, konviksiyum, etnos, süper-etnos... kavramları neyi ifade ederler? Ya peki yazarın kendine has bir terim olarak kullandığı, hemen bütün eserlerinde sık sık sözünü ettiği passionerlik, passionarizm, passioner ve passioner gerilim veya basınç ne demektir? Kırgızistan devlet başkanı Askar Akayev'in Kırgız tarihiyle ilgili yazdığı eserin önsüzünde ‘Bu kitabı Gumilev'in etnogenez adlı eserini temel alarak yazdım’ dediği bu kaynak eser, Türkiye'de sahasında ilk ve tek kitaptır. Dünya tarihinin hemen her kesitinden, her kıtadan, her ülkeden ve her halktan örneklerle zenginleştirilen bu eser, Türkler'in, Batılılar'ın, Amerikalılar'ın ve İslam Ümmeti'nin tarihî kader açısından incelenmesidir.



HAZAR ÇEVRESİNDE BİN YIL - ISBN 975-8839-07-01



Yine Gumilev'in temel yapıtlarından bir diğeri ve esasen Etnogenez adlı eserinin devamı olarak okunması gereken bir kitap. Tarihi kaynaklara güvenilir mi? Gözü kapalı güvenilirse çıkmaz sokaklara dalınır mı? Özellikle saray tarihçilerinin kaleme aldıkları ‘anonimler’ güvenilir bilgi içerirler mi? Mogolların Gizli Tarihi'ne göre Çingiz-han, Çamuha ile girdiği savaşta mağlup olmuş, Yahudi asıllı Acem yazar Reşidüddin'in ‘Cami et-Tevarih’ine göre galip gelmiştir. Acaba hangisi doğru söylüyor?.. Tarih, mukayeseli olarak okunmadan, çaprazlama tarama yapılmadan öğrenilirse, insan beyninde önemli tahribatlar ve kolay kolay silinmeyecek saplantılara yol açar. Hazar Çevresinde Bin Yıl, Hazar civarı merkez edinilerek Türk halklarıyla, komşularının tarihine genel bir bakışın yapıldığı önemli bir eserdir. Zaten dünyanın belli bir noktası merkez alınmadan nasıl tarih yazılır ve nasıl anlatılır ki?



ESKİ RUSLAR VE BÜYÜK BOZKIR HALKLARI (Cilt 1) - ISBN 975-8839-10-1



ESKİ RUSLAR VE BÜYÜK BOZKIR HALKLARI (Cilt 2) - ISBN 975-8839-10-2



Prof. L. N. Gumilev'in iki ciltlik dev bir eseri daha. Gumilev dünyasının iyi takip edilebilmesi için mutlaka okunması gereken bir kitap. Yahudiler'i fazlasıyla kızdıracak bir çalışma. Kimdi bu Ruslar? Onlarca yıl savaştığımız, topraklarını işgal ettiğimiz, buna karşılık onların da ‘Orta Asya zaten Arilerin yurduydu; bizler işgalci değiliz; bir insanın ata yurduna geri dönmesi tabii bir olaydır’ diyerek Orta Asya bozkırlarını istila eden bu halk kimdir? Haklarında ne biliyoruz? Slavlar Rus mudur? Yahut Ruslar Slav mıdır? Bir zamanlar neden hükümdarlarına ‘hakan’ diye hitap ederlerdi? Bugün bir Türk milliyetçisine ‘Ruslar kimdir?’ diye sorarsanız, çok büyük bir ihtimalle ‘Can düşmanlarımız!’ cevabını alırsınız. İnsanlar, genellikle kapı bir komşularıyla kavga ederler. ABD gibi, on mahalle ilerideki biriyle kavga etmek için giden ülkeler tarihte çok enderdir. Kıpçaklar, Oğuzlar (Torklar), Peçenekler, Burtaslar, Baraniler, Karakalpaklar, Hazarlar, Bulgarlar... nereye gittiler? Nasıl Hristiyanlaşıp, dil, din ve etnik kökenlerini kaybederek Slavlaştılar? Karaimler Türk müdür? Türklerin kanının en fazla karıştığı halk, Ruslar'dır. Buna rağmen en fazla savaştığı halk da yine onlardır! ‘Bugünkü Ruslar, Rusya'nın temelini atan Tohtamış-han'ı minnetle anmalıdırlar!..” sözü bizzat yazara aittir. Doğrudur; Rus Devleti'nin temelini Tohtamış-han atmış, duvarlarını da farkına varmadan Timur yükseltmiş ve birkaç asır sonra Türk halklarının başına bela etmiştir!.. Ya Hazar Yahudileri? Romalılar tarafından İran'a, oradan Hazar Devleti'ne sürülen Yahudiler, tarihlerinin bu kesitinde birçok gerçekleri ya gizlerler, ya Arthur Koestler'in “Onüçüncü Kabile”sinde yaptığı gibi çarpıtırlar. Hazar Türklerini köle gibi kullanan, Hazar hakanlarını kukla olarak elde tutan Yahudiler, sonunda Ruslar'ın sabrını taşırarak nasıl hem kendilerinin, hem de bir devletin mahvına yol açtılar? Hazar Devleti'nin yıkılışından sonra önce Rusya'ya dağılan, daha sonra çeşitli baskılara dayanamayarak Kazakistan bozkırlarına kaçan Brodniklere (Kaçaklara) da yanlışlıkla Kazak dendiğini bilir miydiniz? Bu kitap, Rus, Slav, Türk, Acem, Bizans, Moğol, Tatar ve Timuriler tarihi konusunda yazılmış en temel kaynaklardan biridir.



AVRASYADAN MAKALELER-1 - ISBN 975-8839-37-3



Rus tarihçi ve etnologu Gumilev'in değişik tarihlerde değişik Rusça dergilerde yayınlanan akademik makalelerinden seçmelerin yer aldığı bu eserde, kitabın adından da anlaşılacağı gibi Avrasya ve tabi ki öncelikle Türk tarihinin çeşitli dönemleriyle ilgili değişik kesitler yer almaktadır. Gumilev'in diğer eserlerini okuyanlara, bu kitabın muhteviyatından ayrıca bahsetmek, herhalde tereciye tere satmak olurdu.






SON VE YENİDEN BAŞLANGIÇ - ISBN 975/8839-21-7



Gumilev'in bu çalışması esasen Etnogenez-Halkların Şekillenişi, Yükseliş ve Düşüşleri adlı eserinin bir tür devamı durumundadır. Eserde, önceki kitapta gözden kaçan veya hacmi artırmamak için yer verilmeyen değişik konular da işlenmiştir. Yine Türk tarihinden, Batı ve ABD tarihinden enteresan kesitlerin yer aldığı örneklerle, halkların yaşadıkları tarihi kaderin gelişimi ve yönü üzerinde detaylı olarak durulmakta, milletleri bekleyen akibetin örnekleri verilmektedir. Gumilev, bu eserinde diğerlerinden farklı olarak, Türk ruhu terimini kullanmakta ve bu terimin mutlaka bilimsel literatüre kazandırılması gerektiğini savunmaktadır. Türkler'in de günümüzde zaten en çok ihtiyaç duydukları bu Türk ruhudur.

L.N. GUMILEV





L.N. GUMILEV ve ZAMANI

Lev Nikolayeviç Gumilëv ve Zamanı. L. N. Gumilëv (Gumilòff okunur) 80. doğum yıl dönümünü kutlarken "artık bütün Rusya'da meşhur oldum" diyordu kendi kendine ama ne akademik çevreler, ne de geniş halk kitleleri seksen yaşındaki bir adamın doğum gününe fazla itibar etmemişlerdi. Yüzüne karşı ve hatta arkasından "üstad-ı azam" diyorlardı ama kitaplarını ellerine almaktan korkuyorlardı. Ne de olsa geçmişte defalarca tutuklanmış; rejim muhalifi damgası yemiş; sürgün kamplarında çile doldurmuş aykırı bir tarihçi, aykırı bir şair, coğrafyacı, etnogenesiz tezinin ve Rus etnolojisinin babası ama aynı zamanda Bolşevik yönetimi tarafından vatan hainliğiyle suçlanarak kurşuna dizilmiş zâdegân sınıfına mensup bir askerin ve meşhur şaire Anna Ahmetova'nın oğluydu..
XX. Yüzyıl Sovyetler Birliği'nde pekçok tarihçi, birçok kabiliyetli ve profesyonel araştırmacı,
A. Zimin, M. Tixomiroff, B. Rıbakoff, R. Vipper gibi gözde ilim adamları vardı ama A. Toynbee'ye cevap vermek, onun koyduğu terminolojiyi değiştirmek Gumilëv'a nasip olmuştu. Sovyet İlimler Akademisi'ne seçilmesine seçilmişti fakat içeride "üsttekiler", "alttakiler" kavgasıyla meşgul olan akademik çevre, onu ilmi neşriyat kadrosundan çıkarmış; 1982'de ise, akademik dergilerde ve "Nauk" periyotlarında makalelerinin yayınlanmasını yasaklamıştı..

Gumilev anne ve babasının kucağında

I Ekim 1912'de şair ve şaire bir anne-babanın evinde dünyaya gelen Gumilëv, 15 Haziran 1992'de vefat etti. Edebiyatçı bir ailenin çocuğuydu ve bu aile, Rusya'da 1910'lı yılların edebî akımına damgasını vurmuştu. Savaş başladığı için babası bir süre sonra yüzbaşı rütbesiyle orduya çağırılacaktı. Anne Anna Ahmetova Kırım'da Sivastopol'un dağlık bir kasabasında dünyaya gelmişti. 1890-1900 yılları kuşağı, Anna Ahmetova'yı dünyanın en seçkin şaireleri arasına koymuştu. Geçmişin "yok olmakta olan" kültürü, Gumilëv'un henüz çocukluk yıllarında ilgisini çekiyor, bu kültürün kaybolmaya yüz tutmasını görmek ise, onu üzüyordu. 1918 Ekim ihtilalinden sonraki genel tutumun neticesinde, 1921'de baba Nikolai'ın kurşuna dizilmesi, küçük çocuğun dünyasını karartmıştı. 1930'larda ise, artık kampını seçmiş; Bolşevik rejimiyle uyuşamayacağını çok iyi anlamıştı. Bu, bir noktada kendi kaderini de çizmek demekti.
1917'den 1929'a kadar olan çocukluk ve gençlik yılları, Tver şehri yakınlarındaki Slepnev'de, babaannesinin evinde geçiren yazarımız, tarihî kitapların yanısıra H. Emar, Mayne Reid, A. Dumas gibi klasikleri okuyarak, büyüdü. Okul arkadaşları başka şeylerle uğraşırken, onun koltuğunun altında tarih kitapları, eski tarihî haritalardan başka bir şey yoktu. Kendisi XX. Yüzyılda ama ruhu ve beyni, yüzlerce yıl öncesinde yaşıyordu.

Geleceğin tarihçisi Tver'de ilkokul sıralarında

1930'da üniversite kapısını aralamak için kolları sıvadı fakat müracaatı reddedildi. Zâdegân bir ailenin çocuğu olması hasebiyle, sosyal düzene ayak uydurma kabiliyetine sahip olmadığı gösterilmişti gerekçe olarak. Çaresiz, ekmek parasını çıkarabilmek için Leningrad'da bir tramvay-transport deposuna işçi olarak girdi. Burada onu çok sevmişlerdi. Bir süre sonra işçi bulma kurumu vasıtasıyla Sovyetler Jeoloji Enstitüsü'nün jeolojik araştırmalar bölümünde boş bir iş buldu. Kıtlık yıllarının yaşandığı bu dönemde Rusya'nın ta öbür ucunda yaşayan Türk halklarının bakiyeleriyle yüzyüze geleceği bir imkan yakaladı ve Sayan eteklerine işçi olarak gönderildi. Burada gördüğü şeyler, yerli halkla ilgili müşahedeleri, kitaplarda okuduklarına hiç benzemiyordu. Bu işçilik günlerini, 1931 yazında Pamir'de yine işçi olarak geçireceği günler izleyecekti. Pamir günlerinin ona bir faydası da olmuş ve Tacik ve Kırgızlar'ın dillerini öğrenmişti. Basmacı ne demek, burada duymuş; İsmaili mezhebine mensup insanlarla tanışmanın yollarını aramış; tarikat şeyhleri, dervişler, sufiler, kanun kaçakları ve maceraperestleri hep burada tanımıştı. Bir sonraki sezonluk işi Kırım'da yapılacak arkeolojik kazı ekibindeydi. Fakat nedense, arkeolojik kazılarda çalışmak, ona pek cazip gelmiyordu. Onun hayalindeki şey, halkların tarihlerini öğrenmek, onların nasıl teşekkül ettikleri, nasıl yükselip düştüklerini araştırmaktı.
1934'da 22 yaşına bastığında şans yüzüne güler gibi olmuş ve Leningrad Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü'ne öğrenci olarak kabul edilmişti. Fakültenin başında Y. Tarle, V. Struve gibi zamanın en gözde tarihçileri vardı. Artık onu toplumun bir üyesi olarak kabul ediyorlardı ve istediği entellektüel çevreye girebilmişti. Ne var ki, ben isterim otuz, Tanrı verir dokuz sözü doğruymuş. Genç tarihçinin sevinci yarıda kalacak ve bir aile ortamında geçen sohbet sırasında sarfedilen sözlerden dolayı, bir muhbirin ifşasıyla tutuklanacaktı. Neyse ki anne A. Ahmetova'nın resmî mercilere yaptığı müracaat üzerine, yeterli delil olmaması sebebiyle, serbest bırakılacaktı ama fakülte kapısı yüzüne kapanacak, yine sokaklarda iş aramak mecburiyetinde kalacaktı. Kısa süre sonra aradığı işi bulmuştu da: Üniversitenin şarkiyat bölümünde işçi olarak çalışacak; boş zamanlarında ise, yeni çıkan neşriyatı takip edebilecekti. O sıralar ilgi alanı Eski Türkler'di. Rusya'nın en önde gelen şarkiyatçısı V. Struve, yerini dolduracak gençler arıyordu ve bu yüzden -sürgün kamplarında olduğu yıllarda dahi- Gumilëv'a yardım elini uzatmış, yeniden öğrenciliğe kabul edilmesi için dilekçesini yazmasına yardımcı olmuştu.
Nihayet 1937'de üniversiteye tekrar kabul edildi. Artık sık sık eski Rus tarihiyle, Sibirya ve Moğolistan'ın eski Türk halkları üzerinde uzman olan profesör B. Grekoff ve S. Maloff'un karşısına elinde bir takım belgelerle çıkıyor, onlarla tartışıyordu. Ama şanssızlık paçasından yakalamıştı onu bir defa. Yine bir ihbar, yine bir tutuklanma ve beş yıl tecrid cezası. Önce cezasını çekmesi için Belomorkanal'a gönderilmiş, sonra suçunun (!) ağır olmadığı gözönünde bulundurularak, kampının değiştirilmesi kararlaştırılmıştı. Böylece Norilsk maden ocaklarında zorunlu çalışmaya tabi tutulan genç ve bahtsız tarihçi, dişini dişine basıp, verilen ağır işleri becermeye çalışıyordu.
1943'de tutukluluk süresi bitmişti. Ama savaş patladığı için hemen askere alınmış ve sakıncalı olması hasebiyle de, ön cephede Belorus'a gönderilmişti. Elbe Nehri'ni kurşun yağmuru altında aşmayı başararak, Berlin'e kadar gitmiş; orada yakılıp, yıkılmış Alman şehirlerini, tarihî harabeleri görmüştü. 1945'de tekrar üniversite yolu görünmüştü. Genç Gumilëv, on devlet üniversite giriş imtihanlarına girmiş ve Fransızca, Almanca, eski Türkçe ve Latince bildiği, Hun ve eski Moğol medeniyet tarihi konusunda ihtisas sahibi olduğu için üniversiteye kabul edilmesine karar verilmişti. 1946'da Leningrad Üniversitesi, Şarkiyat Enstitüsü'nün burs imtihanlarını başarıyla vermişti. Bu defa, bilahere Ermitaj Müzesi müdürü olacak olan Mihail İllarionoviç Artamonoff'un himayesindeydi ve onunla birlikte Ukrayna ve Gürcistan'da yapılan arkeolojik çalışmalara katıldı. Bunu, Sibirya'da yapılan çalışmalar takip etti ve Gumilëv, üstadı Artamonoff'la birlikte ilk kez "eski Türk höyüklerini" inceleme imkanı buldu.
Bir yandan eski Slavyan kültürüyle de uğraşması, Gumilëv'un başına iş açacak ve zamanın meşhur slavist akedemisyenleri V. Paşuto ile B. Rıbakoff'la polemiğe girecekti. Daha da kötüsü, Artamonoff'un onun etnogenez tezine karşı çıkanlar arasına girmesi, bu iki dostun yollarının ayrılmasına yol açacaktı. 1946'da aleyhinde düzenlenen bir raporla hem bursu kesildi, hem de arkeoloji ekibinden kovuldu.
Yalvar yakar Leningrad psikoterapi hastanesi kütüphanesinde bir iş bulmaya muvaffak oldu ve hastahane yönetimi iyi niyet göstererek, akademik tezi "Eski Türkler" konusunda kendisine destek çıktı. Üç yıl süren bu zorlu mücadeleden sonra nihayet, 36 yaşında öğrenim kapısını yeniden aralayabilmişti.
1948'de hayatının yeni bir safhasına başlayan Gumilëv, uzman tarihçi olarak S. Rudenko'nun Altaylar'da görev yapacak olan arkeoloji-etnofrafya heyetine katılma hakkını elde etti. Pazırık'ta yapılan kazılarda "İskit vahşi hayvan figürlerini" bulan ekipte olması Gumilëv'a dünya çapında bir şöhret kazandırdı. Çünkü o sıralar, Maya ve Aztek kültürlerini keşfeden Avrupa ve Amerika'da, Avrasya bozkırının altın mirasına karşı hararetli bir ilgi vardı. 1949'da Tüyuk-Mezar'da bulunan savaşçı heykelleri üzerine yazdığı makalelerle, eski Türk ve Moğol yaylarıyla ilgili makalesi dergilerde yayınlandığı bir sırada, geleceğin "üstad-ı azam"ı, soluğu tekrar tutuklama kampında almıştı.

İlk tutuklanma.


7 Eylül 1948'de, Altaylarda faaliyet gösteren heyetteki çalışmalarını sürdürürken, bir kez daha tutuklandı. Ama bu defa, yıllar sonra kendisinin de belirteceği gibi, "annesi yüzünden" tutuklanmıştı. 1935'de kendisi, 1918'de babası, 1948'de ise annesi yüzünden ellerine kelepçe geçirilmişti. Ne var ki, bu sonuncu tutuklamanın faturası ağır kesilmişti : IO yıl! İşlenen suç da büyüktü: "Devrim aleyhtarı faaliyet göstermek"! Annesi Anna Ahmetova, bu münasebetle şu mısraları karalayacaktı:
Kocası mezarda,
Oğlu damlarda,
Dua edin bana!
İlk durak Karaganda'ydı. Neyse, teselli bulması için zamanın bazı ünlü akedemisyenlerini de aynı kampta görmesi, belki de yeterli bir sebepti. Aleksandr Leonidoviç Çihevski bile onunla aynı kamptaydı. İkinci durak, Sayan yakınlarındaki Kuzbası (Kuşbaşı), üçüncü durak, daha önce Dostoyevski'nin çile doldurduğu Omsk hapishanesiydi..
1956'da ağır bir hastalığa yakalandığı sırada -ki artık 44 yaşındaydı- Stalin'in çıkardığı "Çocuk ebeveynin suçundan sorumlu değildir" genelgesiyle serbest bırakılarak, Petrograd'a döndü. Eski dostu Artamonoff burada onu güleryüzle karşılayıp hemen kütüphanede iş verdi. Ayrıca kütüphane bütçesinden doktora tezini tamamlaması için cüzi bir ödenek ayrıldı. Sıkı bir çalışma sonunda nihayet "Eski Türkler" adlı doktora tezi yayınlandı. Üniversite camiasında hayli yankı uyandıran bu eseri sayesinde, o güne kadar itilip kakılan Gumilëv, tekrar birinci derecede ilgi odağı olmuştu. Leningrad Üniversitesi rektörü, Gumilëv'u fakültede işe aldı ve böylece 1986 yılına kadar istikrarlı bir çalışma hayatı başladı. 1986'da artık yaşlandığı bahanesiyle emekliye sevkediliverdi. Bir zamanlar çok genç, ondan sonra rejim muhalifi olduğu iddiasıyla yüzüne kapanan üniversite kapısı, şimdi de yaşlı olduğu bahanesiyle kapanıyordu. Bu olayın arkasında bir takım politik sebepler yattığını bilen Gumilëv, vakitsiz emekli edilmesine hayli içerlemişti. Nikolai Gumilëv ve Anna Ahmetova'nın çocuğu oluşunun izleri, demek hâlâ silinmemişti.

Karakanda tutuklu kampında.




Üniversitede resmi çalışma saatleri içinde bulunma fırsatı yakalayamadığı ve dinleyicileriyle buluşamadığı için verilen profesörlük ünvanını kullanma fırsatı dahi olmamıştı. Sadece 1966'dan 86'ya kadar coğrafya fakültesinde okutman olarak görev yapmasına izin verilmişti ama o, kendisini ordinaryüs profesör olarak isimlendiriyordu. Çünkü o derse girdiği zaman bütün üniversiteliler anfiyi dolduruyor, hatta okulda çalışan müstahdemlerden başka, sokaktaki insanlar dahi onu dinlemeye geliyorlardı. Gumilëv haklı olarak "bütün Rusya'nın kendisini dinlediğini" söylüyordu. Her yıl üniversiteler açılırken, televizyonda açış konuşmasını yapma hakkı, "üstad-ı azam" olarak, onundu..

Yazarın 1956'da serbest bırakılmasından sonraki on yıl içinde çekilmiş bir fotoğrafı.
Böylece, bir dönemler itilip kakılan Gumilëv, birkaç kuşağın üstadı olmuştu. Matematikçisi, fizikçisi, coğrafyacısı ve başka mesleklere mensup pekçok insan artık "Ben de filan dönemde Gumilëv'un talebesiydim" demekten gurur duyuyordu.
L.N. Gumilëv'un 1983'de yeni bir çalışması okuyucuyla buluşmuştu: Etnogenesis ve Yeryüzü Biosferi. Halkların teşekkül safhalarını, yükseliş ve düşüşlerini belli prensiplere bağlayan bu tez çalışması ne yazık ki akedemik çevrelerin beğenisini kazanmadı. İkinci doktora tezi olarak sunduğu bu çalışması, "bu doktora değil, doktora üzeri bir şey; dolayısıyla kabul edilemez" cevabıyla reddedilmişti. Gumilëv'un bu çalışmasını anlayamayan akedemi çevrelerinin zımnî bir kıskançlık hastalığına yakalandığı aşikârdı. Hatta onlar, bununla da yetinmeyip eserin K. Marks'ın ve F. Engels'in teorilerine ters düştüğü iddiasıyla yasaklanması yönünde karar dahi çıkarttırdılar. Esasen Gumilëv, "Etnogenez"inde açıktan açığa Lenin ve Engels'i tenkit etmiyordu ve zaten sürgün kamplarında o kadar yıl gezindikten sonra buna cesaret de edemezdi. O, başka bir kurnazlık sergilemeyi deneyerek, Lenin ve Engels'in "etnogenez" konusunda görüşlerinden faydalandıkları Batılı yazarları ağır bir tenkit bombardımanına tuttu ama Rus'un şarklılara has kurnazlığı, bu kamuflajı yutmadı. Gerçekten de, Lenin ve Engels'in faydalandıkları yazarları tenkit etmek, onları dolaylı yoldan tenkit etmekle hemen hemen aynı şeydi.


Gumilev ve eşi Natalie Gumileva


Gumilëv'un akademik çalışmaları birbirini takip ediyordu: Hunlar, Eski Türkler, Çindeki Hunlar, Hazarın Keşfi, Etnogenez, Hazar Çevresinde Bin Yıl, Eski Ruslar ve Büyük Bozkır, Rusiden Rossyaya, Muhayyel Hükümdarlığın İzinde, Sarı Haçlı Seferi veya İblis Nesli Efsanesi, Son ve Yeniden Başlangıç, Avrasya Trajedisi, Etnos,Tarih ve Kültürler, 10 ciltlik Arabesk Tarihi (müştereken) ve yerli ve yabancı ilmi dergilerde yayınlanmış yüzlerce makale.
L.N. Gumilëv'a aralarında Türkiye'nin de bulunduğu birçok ülkeden konferans vermesi için teklifler gelmiş fakat baştaki yönetim tarafından yurtdışına çıkışı yasaklandığı için bu davetlere katılamamıştır. Yazarımız, belki de biraz kavgacı bir tipti. Daha önceki çalışmalarında Batılı türkologlara saldırdığı yetmiyormuş gibi, W.W. Barthold'a da acımasızca yüklenmişti. Aslında Gumilëv, tarihî konularda yanlış yapan kimseyi affetmiyor; elindeki kılıcı önüne gelene saplıyordu. Elbette ona da başkaları yüklenecek ve yaptığı hatalarını affetmeyecektir. Ne de olsa, men dakka dukka dünyası bu. Özellikle "İgor Alayı Destanı"nın tenkit edildiği kısmı bir dergide neşredildiği zaman bütün Sovyetler Birliği'nde şiddetli tartışmalar, yazara karşı insafsız saldırılar başladı. Bilhassa klasik ilim anlayışı çerçevesi dışına çıkamayan Rus aydınları, Ruslar'ın milli destanının acı bir şekilde tenkit edilmesini bir türlü hazmedemediler. Çünkü bu bölüm daha önceki tarihçileri, A. Zimin ve Prof. B. Rıbakoff'ları yerden yere vuruyordu. Bu yüzden S. Tihvinski, V. Paşuto, İ. Petruşevski, İ. Grekoff, B. Rıbakoff akedemik dergilerde Gumilëv'u tenkit bombardımanına tuttular. En sonunda Kazakistan'dan, heyecan manzumesi "Az i Ya"nın müellifi Olcas Süleymanoff da bu polemiğe katılarak yangına körükle gitti. Vaktiyle Gumilëv'a O. Süleymanoff'u tenkit etmesi teklifi yapılmıştı fakat üstad, Süleymanoff'un eserinde bazı yanlışlar bulmasına rağmen, bunu yapmamıştı. Nihayet Ord. Prof. Lihaçev, 1980'de Gumilëv'u hakkı gösteren bir makale yayınladıktan sonra "İgor Alayı Destanı"nın yargılanması sona erdi ve bu polemik de böylece kapandı.

Yazarın hanımından hiç çocuğu olmadı fakat o bundan dolayı üzgün değildi. Her fırsatta, yazdığı kitapları göstererek, "benim çocuklarım da bunlar" diyordu. Nihayet 1992 ortalarında gözlerini hayata yumdu. Ölümünden sonra sevenleri ve hayranları bir araya gelerek, bu filozof tarihçinin anısını yaşatmak için, "Gumilëv Dünyası Vakfı" adı altında bir vakıf kurup, bütün eserlerini külliyat halinde yeniden yayınladılar. Gumilëv, aynı zamanda iyi bir şair ve çok iyi bir mütercimdi. Birkaç ciltten oluşan divanları vardır ama bizi ilgilendiren yönü şairlik tarafı değil.
Kusursuz bir Rusçayla yazmasına rağmen, Gumilëv'un üslubu oldukça ağırdır. Uzun cümlelerinde, Türkçede yan yana gelmesi gereken kelimelerin birini bir yana, diğerini çok uzaklara atmakta; Rus okuyucu için problem teşkil etmeyen bu dağınık kelimeleri toparlamak ise, mütercimin saatlerini almaktadır. Onun bu ağır üslubu, bir noktada, bizdeki H.Z. Ülken'in ağır üslubuyla kıyaslanabilir. Şairlerin dili genelde ağır olurmuş. O da dipte bucakta kalmış, miadı dolmuş kelimeleri kullanmaktan zevk alıyordu. Buna rağmen eski satirik Rusçayı ustalıkla kullanıyordu. Belki de eserlerini sevdiren de bu satirik üslubudur. Eğer roman yazmış olsaydı, kesinlikle çok başarılı olurdu. Gumilëv, okuyucusuna tarihi sevdirerek, eserlerini sıkıcı olmaktan kurtarmayı başarabilmiş bir yazardır. Onun eserlerinde diğer tarihçilerin kitaplarında pek göremeyeceğimiz "... kendisi halim selimdi ama karısı çirkefin, şirretin tekiydi"; ".. bu geri zekalı avrat.."; "yoo.. ben kül yutmam!"; ".. gelin önce terimler konusunda anlaşalım.."; ".. bakıyorum da sevgili okuyucum bana itiraz ediyor.."; "..peki beyim, madem öyle, gel seninle tarihin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkalım da, kimin haklı olduğunu görelim.."; ".. yoo.. artık bu soruya cevap vermek boynumuza borç oldu.."; "Bu da ne demek oluyor şimdi?"; ".. üstadımıza da maşallah yani.." şeklindeki esprili cümlelere zaman zaman rastlıyoruz. Gumilëv'un konuları kavrama ve izah tarzı oldukça farklıdır. O, tarihî eserlerinde herkesin bildiği olayları bir iki satırla geçiştirir ama pekçok tarihçinin gözünden kaçan küçük nüanslardan çok büyük meselelere parmak basacak malzeme çıkarmakta ustadır.
Kitaplarının bazıları, Etnogenez ve Eski Türkler Batı dillerine de çevirilmiştir. Kimi tarihçiler Gumilëv'u üstad kabul ederken, kimileri onun yazdıklarına "her zaman da güvenilemeyeceğini" ileri sürerler ama yine de yazdıkları kitaplarda "üstadı" referans olarak gösterirler. Herhalde, bu da riyakârlığın değişik bir şekli. Madem güvenilir değilse, neden referans olarak gösteriliyordu?.. Peki Gumilëv'un Türkler'in ve Türk halklarının dostu olduğu söylenebilir mi?
Bu soruya cevap vermek zor. Bir kere dünyada kan bağı denilen bir şey olduğu sürece, -ki kıyamete kadar da olacak ve küreselleşmenin önünde en büyük engel olarak duracaktır,- objektif tarihçilik, hemen hemen imkansızdır ve Gumilëv da bu kuralın dışında değildir. Damarlarında Rus ve Türk kanı taşıyordu ama herhalde Rusluk tarafı daha ağır basıyordu.
Bu yüzden özellikle Türk tarihi konusunda ona da dikkatli yaklaşılması gerekir. Örneğin "Eski Türkler"in önsözünde "Göktürkler, katiyen torunları olmayan birçok Orta Asya halklarına adlarını bırakarak tarihten silindiler" şeklindeki cümlesi üzerinde durulursa, biz Anadolu Türkleri'nin ve hatta Asya'daki Türk halklarının Göktürkler'le, dolayısıyla da Hunlar'la ilişkisi olmadığı, sadece Türkleşmiş ve Göktürkler'den "Türk" adını ödünç almış halklar oldukları sonucu çıkar ki, bu, tarihî gerçeklerle bağdaşmayan öylesine bir iddiadır. Onun Osmanlılar için "Etnogenez" adlı eserinde sarfettiği sözler de, oldukça haksız ve belki de garazkâr bir bakışın sonucudur. Yine onun avrupai tipin Asya'da mongoloid tipe galip gelmesi sonucu bazı Türk halklarının mongoloid olmamasını, Aryani ırkın zaferi gibi göstermesi konusu, "Hunlar" isimli eserinin başına koyduğumuz tenkit takdiminde ele alınmıştır.
Fakat, eğer ortada Çinliler'den bahsedilmesi gereken bir durum varsa, Gumilëv, Çinliler'e karşı Hunlar'ın ve Türkler'in dostu, hatta müdafiidir. Nedense, "üstad-ı azam"da aşırı bir Çin ve Çinli düşmanlığı vardır ve bu düşmanlık ona "Eski Türkler"de "üzüm salkımını kılıç kabzasından daha iyi kavrayan Çinli gençler, heybetli Türk süvarileri karşısında tapır tapır dökülüyorlardı.."; ve "Hazar Çevresinde Bin Yıl"da ise "Çinliler'in .. batıya geçemediklerini düşünmek, ne büyük saadet!..." dedirtecektir. Belki de bu düşmanlık, onu Türkler'i müdafaa etmeye itelemiştir. Ancak ondaki Çin ve Çinli düşmanlığının altında, Rusya-Çin çekişmesinde bu ülkeyi kötüleme ve Rus mantalitesinde "Çirkin Çinli" imajı yaratma vazifesini omuzlamış olmanın sevk-i tabiisi görülmektedir. Batıya karşı Türkler'in savunucusudur. Araplar'a karşı da yine Türkler'in yanındadır. Bununla birlikte onun "düz arazide ve gün ışığı altında heybetli Türk süvarisinin karşısına çıkan düşmanın hiçbir şansı yoktu", ".. bu asil millet.." ve "Muhammed'in gerçek ümmeti, riyakâr Araplar değil, Türklerdi" vs. şeklindeki cümlelerine bakarak Türk dostu olduğu düşünmek aşırı safdilik olur. Belki de öyleydi ama Bolşevik yönetim döneminde bunu yazmak şöyle dursun, telaffuz dahi edemezdi. Onun, gerek elinizdeki bu eserde, gerekse Hunlar, Hazar Çevresinde Bin yıl, Eski Türkler ve diğerlerinde rastladığımız şu satırları, bize göre, baştaki rejimi ürkütmeden, Batıyı, burjuva kesimini eleştirmek suretiyle, göçebe halkların savunuculuğunu yapmak şeklinde telakki edilebilir: "..Bu konu üzerinde etraflıca durmamızın sebebi, burjuva kesiminin, sözüm ona Çinlilerin kenar mahallesiymiş gibi gözüken Merkezî Asya'nın göçebe halklarının, üzerinde durulmaya bile değmez insanlar olduğu şeklindeki saçma görüşlerini çürütmekti..."
Bundan başka yazarın Moğollar'a ve Çingis-han'a karşı bir hayranlık ve zaafı vardır. Hatta Rus akedemik çevrelerince de "Moğol hayranı olmak"la suçlanmış, bu suçlama yüzünden Rubruck ve Marco Polo'nun seyahatleri üzerine yazmayı düşündüğü bir kitabın telifinden vazgeçmek zorunda kalmıştır. "Moğollar bize kan ve göz yaşından başka ne getirdi?.." şeklindeki satırlarla dolu yüzlerce kitabı okuyarak yetişen Rus halkına rağmen Moğollar'ı savunmaya kalkışmak için bir insanın çılgın olması gerekirdi. Neyseki Gumilëv biraz deli doluydu, ama çılgın değildi.
Bunun dışında, İslamiyet hakkındaki yanlış bilgileri, yahut kasıtlı hücumları ise, kendisi bir Hristiyan olduğu ve üstelik eserlerini de komünist iktidar döneminde yazdığı gözönünde bulundurulursa, mazur karşılanabilir. Ne de olsa, dünyada İslamiyet'e dil uzatan tek kişi o değildir.

Kısacası, L.N. Gumilëv'a hayatta iken çok görülen ikbal, ölümünden sonra nasip olmuştur.

22 Mayıs 2009 Cuma

HERŞEY SENDE GİZLİ

HERŞEY SENDE GİZLİ
Yerin seni çektiği kadar ağırsın

Kanatların çırpındığı kadar hafif..

Kalbinin attığı kadar canlısın

Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...

Sevdiklerin kadar iyisin

Nefret ettiklerin kadar kötü..

Ne renk olursa olsun kaşın gözün

Karşındakinin gördüğüdür rengin..

Yaşadıklarını kar sayma:

Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,

Sevdiğin kadardır ömrün..

Gülebildiğin kadar mutlusun

Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin

Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.

Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer

Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın

Bir gün yalan söyleyeceksen eğer

Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.

Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret

Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın

Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın

Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.

Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın

Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.

Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat! İşte budur yaşamak

bunu hatırladığın kadar yaşarsın

Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün

Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun

Çiçek sulandığı kadar güzeldir

Kuşlar ötebildiği kadar sevimli

Bebek ağladığı kadar bebektir

Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,

Sevdiğin kadar sevilirsin
Can YÜCEL

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Bir Oy Bil Federasyonu



Bir Oy Bil Federasyonu
BÜYÜK ARAŞTIRMACI KÂZIM MİRŞAN'IN TESBİTLERİ
ORTA ASYA ANAU KÜLTÜRÜ ve BİR OY BİL FEDERASYONU
Doğu Anadolu’da M.Ö. 15.000’den itibaren kaya resimleri, M.Ö.7000’den itibaren de yazıtlar görülür. Antalya-Beldibi yazıtları M.Ö.7000, İstanbul-Fikirtepe’de bulunan M.Ö.6000’e ait kaplardan ikisinin üzerinde OK ve OZ tamgaları vardır. R. PUMPELLY, “Exploration in Turkestan” adlı makalesinde (1908, Washington), “AŞKABAT’ta M.Ö.9000’lere ait yerleşik bir kültür olduğu”ndan bahsetmektedir. Bu kültüre ANAU adı verilmiştir. Bu kültür, A. BELENITSKY’e (1965) göre M.Ö.5000, D. SCHMANDT-BESSERAT’a (1978) göre M.Ö.6000 yıllarına aittir. Ancak VADIM A. RANOV, "7 yerleşim bölgesinin incelendiğini, ve ilk merkezin M.Ö. 850.000 yıllarında kurulan AMUDERYA’nın kaynak kollarından birindeki KULDURA olduğunu" bildirmiştir. (Kendisi TACİKİSTAN Tarih, Arkeoloji ve Etnoloji Kurumu müdürüdür… Makalesi, “Her Şey Eski Taş Dönemi’nde Başlar” adıyla “Les Dossiers d’Archeologie” dergisinin 185. Sayısında, Eylül 1993 tarihinde yayınlanmıştır.) Bir diğer merkez SEL UNGUR’dur, M.Ö. 250.000’lere dayanır. Hatta İSLAMOV’a göre geçmişi M.Ö.500.000’e kadar gider. SEL UNGUR, KIRGIZİSTAN’daki FERGANA vadisinde, OK (şimdiki OŞ ) kentinin batısındadır. İkisi de KARA TAU (Karadağ ) adını taşıyan iki merkez daha vardır ki, bunlardan biri KULDURA gibi AMUDERYA üzerindedir. Diğeri ise, yine KIRGIZİSTAN’da TALAS vadisinin batısını oluşturan dağın adıdır. M.Ö. 100.000-M.Ö.35.000 arasını ilgilendiren 14 yer incelenmiştir. Bunlar arasında KUTURBULAK, KULBULAK, KAYRAKUM gibileri vardır. BULAK “göz, pınar” demek olduğuna göre, yüksek vadilerdeki su kaynaklarının başına yerleştikleri anlaşılır. Daha sonra OM-OĞ KÖL’ün kıyılarına inmişler, sahil yerleşim birimleri kurmuşlardır. KAPİK-KAĞAN (KAPAĞAN, SEMERKANT) da ilk yerleşim bölgeleri arasındadır. HİMAYALAR’dan ALATAU(Aladağ ) ve ALTAYLAR’la BÜKLİ ÇÖL’e (Gobi) kadar uzanan bölgede 100 kadar yerleşim merkezi bulunmaktadır. En önemli yerlerden biri TEŞİK TAŞ MAĞARASI’dır. Mağara, SEMERKANT’ın güneyinde BAYSUN DAĞI’ndadır. Burada ilk defa taşın yapı malzemesi olarak kullanıldığı görülmüş, “üstün bir kudret”in varlığına inanıldığını gösteren deliller bulunmuştur. Bu hususu, başka bir yazıda derinlemesine ele alacağız. Bir değer yerleşim bölgesi TAMGALI SAYI’ndaki KAYA ÜSTÜ RESİMLER’i M.Ö. 30.000’lere aittir.... PİKTOGRAMLAR (sembolik resimler) M.Ö. 20.000’e, PETROGLİFLER (yazı elemanları içeren resimler) ise M.Ö. 15.000 tarihini taşır. ULU KEM ırmağı vadi ve steplerinde bulunan OT-OZ sintaşları yine aynı tarihlere aittir. (M.Ö. 15000) ORTA ASYA’da M.Ö. 9000’lerde ortaya çıkan BİR OY BİL konfederasyonu derin bir felsefeye sahip, büyük bir medeniyettir. İnsanın TANRI BELDESİ’nden (göklerden, manevî âlemden) OZ’laşıp (öz, mükemmel) şekil değiştirerek, OT (od, ateş, ışık , enerji) halinde yeryüzüne “döne döne indiği”ne inanırlardı. OT-OZ denilen bu insan TANRI’dan geldiği için “kutsal”dı. Herkes eşitti, ayırım yoktu. Bu yüzden kendilerini yönetecek olan BUĞ’u SEÇİM’le (kurultay) belirlerlerdi. TÖRELER ile yönetilen bu insanlar kısa zamanda AŞİRET-KLAN düzeyinden MİLLET seviyesine ulaşmışlar, DEVLET kurmuşlardır. TÖRE’yi ÜYÜŞ-YIŞ seviyesine yükseltmişler, ANAYASA haline getirmişlerdir. Çok sağlam bir HUKUK anlayışları vardı. Bu insanlar IB-IS BOLIK’larda yaşamışlar, yeryüzü-gökyüzü ilişkilerini incelemişler, ASTRO-FİZİK bilimine ilk adımları atmışlardır. Soyutlama yetenekleri ve yaratıcılıkları ile konuştukları dili TAMGA denen SEMBOL-ŞEKİLLER’e dökmüşler, “taşa urmuşlar”, yani DUVARLAR’a, KAYALAR’a, TAŞLAR’a kazımışlardır. RESİM ve HEYKEL sanatının ilk örneklerini bu OT-OZ insanları vermişlerdir. Bir kısmı BİR OY BİL konfederasyonuna bağlı UÇ DEVLETLER’de yaşamışlardır... Bu âdet, tâ SELÇUKLULAR’a kadar gelmiştir. ANADOLU’da pek çok UÇ BEYLİĞİ vardı. OSMANOĞULLARI BEYLİĞİ de bunlardan biri idi. Bu UÇ DEVLETLER’den biri de ON OYUL’dur. TAŞKENT-BUHARA, KUÇA-YARKENT arasında idi. AYIRIS (Çur) nehri ON OYUL ile BİR OY BİL arasında sınır idi… Bu AYIRIS(ayırma) kelimesi sonradan bozularak Grekçe’deki İRİOS şekline girdi. Bazı Batılı yazarlar İRİOS’u ARYAN-ÂRİ kelimesinin kaynağı sayar. (Igor H. Klopin, Les Dossiers d’Archeologie, No. 185, 1993) Bir diğer UÇ DEVLET, OK-ONIM OĞ idi. KUÇA-URUMÇİ’den ÇİN’in ortalarına kadar uzanıyordu. ISUB-URA BİL’in başkenti KAFKASYA’daki ÇUR şehri idi. KAFKASLAR ve DOĞU ANADOLU’da egemendi. MEZOPOTAMYA’yı da kültürel etkisi altına almıştır. ISUB-URA “yazıya geçmiş, kaydolmuş” demektir. Bu devletin BİR OY BİL federasyonuna kayıtlı, vasal devletlerden biri olduğunu gösterir. Bu üç UÇ-DEVLET’i yöneten kişinin ünvanı USUB URUŞ TURUK idi. Yani “yazıya vurulmuş, kayıtlı, bağlı, BUĞ’a tâbi” yönetici… Bu kişinin URUUA TURU yani “askere alma” yetkisi vardı. Bir devlet için çok önemli olan bu yetki, ASURLAR tarafından URUATRİ olarak telâffuz edilmiş, bundan da URARTU kelimesi doğmuş, bir devlet adı olarak kabul edilmiştir. Öte yandan ISUB-URA kelimesinin SUBAR-SABİR şekline dönüştüğü sanılmaktadır. R. GHIRSHMAN, SÜMER öncesinde (M.Ö. 4000) MEZOPOTAMYA’da SUBARLAR’ın yaşadığını kaydediyor. SÜMERLER’in şimdiki TÜRKLER’in atası, akrabası olduğunu biliyoruz… Ancak SÜMER yazasında 18 adet PROTO-TÜRKÇE tamga bulunması, onların çok daha eski TÜRKLER’den geldiğini göstermektedir. ASUR devletinde dahi (M.Ö.2000) SUBARCA konuşuluyordu. ASUR başkentinin adı PROTO-TÜRKÇE’de ANT-UB UÇUĞ’dur, yani “yüce antlaşma liderliği”…
email: ttrkkan@excite.com
Angehängte Grafiken